Yükseklik ve yücelik; şan, şeref, kuvvet ve kudret sahibi olmak anlamındaki ulüvv ve alâ kökündendir.
Alî yüksekliği ifade eder. Mübalağa ve sübut ifade eden fail kalıbında sıfattır, yüce anlamındadır.
A’lâ, ismi tafdil olup çok yüce ve yüce demektir.
Müteâl, mübalağa ifade eder, en yüce anlamındadır.
Alî mahlukatı üzerinde sahibi bulunduğu her şeyiyle ezcümle kudretiyle, ilmiyle yücelik sahibi olandır.
Alî, onbir ayet-i kerimede gelir. Sekiz tanesinde Allah’ı (c.c) tavsif eder. Bir tanesinde Kur’ân’ı, iki tanesinde de bazı peygamberlerin derecelerini vasfeder. Allah (c.c) hakkında tek başına hiç kullanılmamıştır. En fazla kebir ismiyle beraberdir. İki yerde azim ile beraberdir.
Alî isminin geçtiği yerlere bir bakmakta fayda var:
1- Ayet-el Kürsi’de, Allah (c.c) kendisini kendisi değil kendisinden başka biri tarafından tanımlar da sonunda alî azîm olduğunu söyler. Şöyle anlamakta bir sakında yoktur; Allah (c.c) öyle ulu öyle yücedir ki; kendisinden başka ilâh yoktur, kendisini uyku ve uyuklama tutmaz hep diridir ve hep diri tutandır, göklerde ve yerde ne varsa O’na aittir, O izin vermezse huzurunda kimde şefaatçi olamaz. Mahlukatının önünde, ardında ne varsa bilir, mahlukat ancak onun izin verdiğini bilebilir, O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplamıştır.
2 – “Bu böyledir. Allah (cc) hakk’ın ta kendisidir. O’ndan başka yalvardıkları batıldır. Gerçekten Allah (c.c.) alî’dir, kebirdir.” Lokman 31/30
Ayetin öncesinde Allah’ın (c.c) geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığı, güneşi ve ayı belirli bir vakte kadar hizmete koştuğu, insanların hepsinin yaratılmasının veya tekrar diriltilmesinin tek kişiyi diriltmek gibi olduğu, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın (c.c.) olduğu, bütün ağaçlar kalem olsa Allah’ın (c.c) kelimelerini yazmak istese tükenir ama Allah’ın (c.c.) kelimeleri tükenmez olduğu gibi ilme ve kudret-i ilâhîyeye işaret olan hususların bayanından sonra,
3 – “Allah’ın (c.c.) huzurunda O’nun izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet o kıyamet saati dehşetinden duydukları korku gelince o dirilenler birbirlerine Rabbınız neye hükmetti diye sorarlar. Ötekiler Hak ve adalet neyi gerektiriyorsa o hükmü verdi derler. O yüceler yücesi, büyükler büyüğüdür.” Sebe’ 34/23
Bu ayetten önce şeytandan söz edilir. Şeytanın Sebe’ halkını kandırdığını, aslında da onların üzerinde hiçbir gücünün olmadığını, Allah’tan (c.c) başka tanrılığı iddia edilenlere yalvarıp dursalar bile yerde ve göklerde zerre kadar fayda veremeyecekleri, gökler ve yerlerle ilgili hiçbir ortaklıklarının bulunmadığı, Allah’ın (c.c.) onlardan yardımcısının bulunmadığı anlatılıyor.
4 – “Bu hale düşmenizin sebebi şudur: Allah’ın (c.c.) birliğine inanamaya çağırıldığında reddederdiniz, ama O’nun eşinden ortağından bahsedildiğinde inanırdınız. Hakkınızdaki karar alîy kebîr olan Allah’a (c.c) aittir." Mümin 40/12
5 – “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, O alîydir azîmdir.” Şura 42/4. hemen peşinden meleklerin Rab’lerini takdis ve tenzih edip yerde bulunanlar için mağfiret dilediklerinden söz edip Allah’tan (c.c.) başka tanrılar edinenleri bizzat kendisinin gözetlediğini bildirir.
6 – “O alîyy hakîmdir ; Allah (c.c) bir insana ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından hitap eder, yahut ona izniyle dilediğini vahyedecek bir elçi gönderir.” Şura 42/51
7 – "Bu böyledir. Allah (c.c) hakkın ta kendisidir. O’ndan başka yalvardıkları batıldır.. gerçekten Allah (c.c.) alîdir kebîrdir." Hacc 22/62
Önceki ayetlerde Allah’ın (c.c) sınırsız gücünden söz edilir ve geceyi gündüze, gündüzü geceye girdirdiği anlatılır.
8 – “Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi mâli yükümlülüklerdir… Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: Onlara evvela öğüt verin, vazgeçmezlerse yatakta yalnız bırakın ve bunlarla da yola gelmezse hafifçe dövün. Unutmayın ki üstünüzde çok yüce ve büyük olan Allah vardır.”
Nisâ 4/34
Yüce olmak (ulüvv) ile cihet ve mekan açısından bir yücelik ve üstünlüğün kasdedilmiş olması mümkün değildir. Böyle bir kasıt O’nun parça ve cüzlerde meydana gelmiş olmasını gerektirir ki bu

Allah (c.c) tektir ifadesine zıt bir mânâ olur. Yüce olmak ile O’nun varlıklara benzemekten ve sonradan olma varlıklarla münasebetinden münezzeh olması kasdedilir.
İlk bakışta mekan ve cihet çağrışımı yapan ve bir takım insani durumlar ifade eder zannedilen bu tür isim ve sıfatlar;
a- Kudret ve yücelik konusunda hiçbir şeyin O’na denk olmadığını,
b- İlahi kudret ve yüceliğin her şeye hakim olduğunu,
c- Allah’ın (c.c.) her şeyi fiilen tasarrufu altında bulundurup yönettiğini gösterme şeklinde, alimlerimiz tarafından anlamlandırılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Alî, “zat, mahiyet
ve sıfatları açısından beşerin idrak sınırlarını aşan bir yücelik ve mükemmelliğe sahip olan ulu
varlık” şeklinde tanımlanmıştır.
Yücelik ve hükümranlıkta kendisine eşit veya kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan, mutlak anlamda yüce olan, din, akıl ve örf açısından övgüye lâyık bütün olumlu nitelikleri kendisinde toplayan, ayni açılardan yergi ifade eden bütün menfi niteliklerden münezzeh bulunan kemal sahibi ulu varlık.
Bu öyle bir rütbedir ki bunun üstünde bir rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır.
Yüce olanda nitelik ve nitelik aranmaz, onda boyutsuzluk ve sınırsızlık vardır. Yüce olan insanlar üzerinde güçlü bir etki bırakır. Kendi gücümüz ve bütün güçlerle karşılaştırılamaz oluşuyla hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırır. Bu güç karşısında insan ve diğer varlıklar bir hiçtir.
Mahlukatın ve kulun mutlak anlamda yüce olması asla düşünülemez. Çünkü üstünde her bakımdan yüksek birinin bulunması mümkündür. Melekler ve peygamberlerin derecesi herhangi bir kulun derecesinden yüksektir. Belki kendi cinsinden olan bütün insanların üstünde olmak bir kulu için mümkün olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) gibi. Bu üstünlük de mutlak yücelik sahibi Allah (c.c) karşısında, yüceliği karşısında noksandır. Peygamberin ve diğer üstün olanların yüceliği altında olan diğer varlıkların durumuna göredir. Ondan yüksek birisinin bulunması mümkündür.
Alî, kendisini vasfedenlerin vasfettiği, zikredenlerin zikrettiği bütün her şeyden daha üstün, daha celil ve daha büyüktür. O halde bu demektir ki Cenab-ı Hakk’ın kibriyasının azameti bizim bilgi ve idrâkimizden; nimet ve lütuflarının çeşitleri hamd ve şükrümüzden; haklarının çeşitleriyse bizim taat ve amellerimizden daha üstün daha yücedir.
Alî, zatında her şeyden üstün, hepsinden yüksek olduğu gibi (a’lâ) sıfatları ve isimleri de bütün sıfatların, müsemmâsını tanıtan bütün isimlerin en yükseği en a’lâsıdır.
O’nun fiillerini ve sıfatlarını anlatmak için varid olan isimleri de sadece lugatlerde mevzu olan ve başka şeylerle ortaklığı bulunan mânâlarla değil O’nun uşanına, ulviyetine lâyık olmayacak eksiklik şaibelerinden tecrid ve tenzih ederek, zat-ı kibriyasına yaraşan şer’î bir mânâ ile mülahaza etmek ve ibtizal ve istihfafı iş’âr edecek mahal ve hallerden koruyarak saygı ile zikretmek gerekir. Bundan dolayı keyd, mekr, intikam gibi izafe edilen fiiller hakkında varid olan isimler dahî sonu ulûhiyete eksiklik izafesi gibi şaibelerden tenzih olunarak yüksek bir mânâda mülâhaza edilmelidir.
O’nun fiillerini ve sıfatlarını anlatan isimler şânını, ulviyetini her türlü eksiklik şaibesinden uzak tutan isimler olması gerektiği gibi, şan ve ulviyetini yüceltici isimler ve övgü (hamd) ifade eden isimler olmalıdır. Bu isimlerden bahsedenler de salt bir isimden bahsediyor gibi değil O’nun şanını ve ulviyetini, şanına ve ulviyetine yakışır şekilde onu tanıtıyor gibi bahsetmelidirler. Yani O’nun fiillerini ve sıfatlarını isimleriyle anlatanlar aynı zamanda O’nu takdis ettiklerini, tahmid ettiklerini, tesbih ettiklerini, tenzih ettiklerini ve bunları da hakkı anlatmak için yaptıklarını ve aynı zamanda da bir görevi yerine getirdiklerini, belki de en önemlisi bir ibadeti gerçekleştirdiklerini bilerek yapmaları gerekir.
Güzel olanı o güzelliğe lâyık bir güzellikle, güzelliğini eksiltmeden, çirkinleştirmeden ifade etmelidir.
Cenab-ı Hakk, Mekke’de ilk inen sûrelerden olan A’lâ sûresinde
A’lâ 87/1
“A’lâ rabbının ismini tesbih et” diyerek A’lâ ismini tesbih ile emretmiştir. Bu ona karşı şükran görevine davettir. Şundan da gaflet etmemek gerekir ki ismi tenzih en güzel şekilde müsemmayı da tenzihtir. Çünkü müsemmanın ulviyet ve kudsiyeti ismin ulviyet ve kudsiyetiyle ifade olunur.
Müteâlâ, yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hâl ve tavırdan pek yüce. Yani kudrette her şeyden üstün, mikdar, adet, sayı, sonluluk, sınırlılık gibi mahlûkata âit bütün vasıflardan münezzeh ve âlâ, yegâne yüksek ve yüce, Hidâyet ona aittir. O’nun ilim ve kudretinden hariç kalacak, huzuruna çıkmayacak hiçbir şey yoktur.
Cenab-ı Hak kendisini el-MÜTEAL diye “her şeyden yücedir” diye vasfetmiştir. O kendisinin caiz olmayan ve düşünülemeyen her şeyden münezzehtir. Bu O’nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde eksikliklerden münezzeh olduğuna delâlet eder.
İnsanların kendisini tanırken düşebilecekleri teşbih, ta’til, temsîl gibi önceden idraklerine ulaşmış bilgilere uygun bir tanınmanın ötesinden, öyle tanınmaktan yücedir.
Kur’ân-ı Kerîm başından sonun gerçek anlamda eksiksiz kudretin, eksiksiz ilmin, karşı konulamaz, seviyesine erişilemez, aşılamaz, O izin vermezse cüz’îsi bile elde edilemez şekilde Allah’a (c.c) ait olduğunu anlatır. Yani Allah’ın (c.c) sahip olduğu sıfat, fiil ve eserlerin ulviliğinden (yüceliğinden) söz eder. Onun için Kur’ân’ı okumak başlı başına bir ibâdettir. Allah’ı (c.c.) hiç kimse ulviyetine yakışır bir şekilde anlatamaz. O’nun bize anlatışı da bize merhametinden dolayıdır. Anlatmasaydı O bize kendisini, biz o ulviyette nasıl tanıyabilirdik. O’nun bize kendisini anlatması bir kendini beğenmişlik ifadesi olmaktan münezzeh anlatımdır. Bu anlatımı yorumlarken de ulviyet-i Hakk’ı korumak gerekir. Bu anlatım kendisiyle ilgili değil, bizim imanımızın sıhhati ile ilgilidir. Böyle bakmak gerekir. Resûlullah (s.a.v.) duâlarına

cümlesiyle başlardı.
Bu ismin Allah (c.c.) hakkında anlattığı şeyler:
1 – Allah (c.c.) en yüce varlıktır.
2 – Allah (c.c) kendisinden daha yüce başka bir varlık bulunmayandır.
3 – Yücelikte (başka hususlarda da) ortağı, dengi, benzeri …yoktur.
4 – Zât itibariyle tek olduğu gibi yücelik itibariyle de tektir.
5 – Şânına, ulviyetine yakışmayan her şeyden münezzehtir.
6 – Kendisi dışındaki her şey, kendisinin emrinde, hükmünde, aşağısında bulunmaktadır.
7 – Zât, sıfat, ef’âl ve esması her türlü şaibelerden münezzeh ve ulvîdir.
8 – Her türlü ulvîliğin kaynağıdır, dilediğini âlâ kılar.
Aleyhissalâtü vesselâm hakkında anlattıkları
1 – Varlıklar kategorisinde Allah’tan (c.c.) sonra en yüce varlık Aleyhissalâtü vesselâm efendimizdir.
2 – Onu kazanmış olduğu sıfatlar Cenab-ı Hakk’ın yücedir dediği sıfatlardır.
3 – Cenab-ı Hakk’ın ulvîyetini aleyhissalâtü vesselâm efendimiz kadar lâyıkıyla gerçekleştiren kimse yoktur.
4 – O’nun en büyük kaygısı, ibadetinde, ezkârında, duâlarında, inanışlarında, davranışlarında, umutlarında, korkularında, beklediklerinde, kavuştuklarında Allah’ın (c.c.) ulvîyetine yakışır bir kul olabilmek, böyle bir kulluğu gerçekleştirebilmek, örnek olabilmekti.
5 – İnanan insanların Allah (c.c.) hakkındaki zanlarının, O’nun ulvîyet ve şanına yakışır olmasını istiyordu.
Müminlerin bu isimden nasîbi,
1 – Cenab-ı Hakk’ın şânına ulvîyetine, yakışmayan itîkadlardan, fikirlerden, ümitlerden, beklentilerden, korkulardan, anlayışlardan, düşüncelerden uzak durmak.
2 – Sahip olduklarımızın (ahlâk, mal-mülk, çoluk-çocuk, itikad gibi) ulvîyet-i Hakk’a yakışır olmasına dikkat etmek.
3 – O ulvîyetin temsilcisi insan olabilmek
4 – Allah (c.c.) hakkındaki zannımızın ulvî olmasına gayret etmek.
5 – Dostlarımıza ve düşmanlarımıza karşı davranışlarımızda Allah’ın (c.c.) ulvîyetine yakışır bir tarz takip etmek.