Bizim daha çok “yaratmak” diye tabir ettiğimiz HALK ( ) fiili iki mana ifade eder;
1-Takdir etmek. Eşyanın bütün tafsilatıyla miktar ve derecesini, mertebesini belirlemektir. Zira bir şeyi tamamıyla takdir etmek onun bütün eşya arasındaki miktarını, mertebesini bilmeye, bu da bütününü tamamıyla bilmeye bağlıdır. Sadece bir tanesini bilmek kemal olmaz. Bu “takdir etmek” manasıyla ilgili olarak “halk” kelimesi çoğunlukla miktar ve adet bulunan şeylerde kullanılır.
2-Yok olan şeye vücud vermek, varlık vermek; Hiçbir asıl ve örneği yok iken icad eylemek. Bazen bir şeyden diğer bir şey icad etmek manası içinde kullanılır. Fakat bu manada daha çok inşa kelimesi kullanılır. Mahluklara nisbet edilebilen en yüksek sanatlar Allah Teâlânın takdir buyurduğu keşfetmek (açığa çıkarmak, ortaya koymak) ve inşa (O’nun yarattığından yeni bir şey ortaya çıkarma) mahiyetinden ibarettir. Mahlûkun ilmi kendi fiilinin bütün tafsilatını bilmesi mümkün değildir. Böyle bir yaratış nâmütehâhî ilim ve kudrete bağlıdır.
Kur’an-ı Kerim’de yarattı, yarattın, yarattım, yarattık, yaratır… gibi fiiller hep Allah Teâl3a hakkında gelmiştir. Bu fiillerin mef’ulleri ise melekler, cinler, hayat, ölüm, gökler, yerler, cansızlar, canlılar, bitkiler, çiftler, hayvanlar, insanlardır, özetle her şeydir. Fail olarak da ister takdiren ister zahiren olsun hep Allah Teâlâ’dır.
Bu kelimenin masdarı, olan halk kelimesi çokça gelmiştir ve hep Allah’a izafe edilmiştir.
Çok kullanılan halk kelimesinden başka bir de huluk ismi de vardır. Bu da halk manasında olmakla beraber halka daha çok gözle görülebilen dış görünüşlere, huluk ise ancak basiretle idrak edilebilecek iç seciye ve kuvvelere işareten kullanılır olmuştur. Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ( ) halkımı (dış görünüşümü) güzelleştirdiğin gibi hulukumu (iç güzelliğimi, ahlâkımı) da güzelleştir Allah’ım, şeklinde duası meşhurdur.
Ayrıca bir de “söz” hakkında “uydurmak” anlamına gelen bir manada kullanım söz konusudur.

Siz Allah’ı bırakıp bir takım putlara tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz. Ankebut 29/17
Kur’an-ı Kerim’de fiil ve isim şeklinin çok kullanılmış olmasına rağmen hâlik ( ) sıfatının kullanılışı azdır.
Sekiz yerdeki kullanışlarının tümü Allah ile ilgilidir:

İşte Rabbınız Allah O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. En’âm 6/102

De ki Allah her şeyi yaratandır. Ve o birdir, karşı durulamaz güç sahibidir. R’ad 13/16

Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? Fâtır 35/3

Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şeye vekildir. Zümer 39/62

İşte O, her şeyin yaratıcısı olan Rabbınız Allah’tır. Ondan başka tanrı yoktur.
Gâfir 40/62
İki ayette hâlikûn ( ) şeklinde cemi olarak gelmiş ve yaratıcının azametini ifade etmiştir.
Yine iki ayette hallâk ( ) şekline rastlıyoruz. Bu mübalağalı ismi-fail kalıbı, yaratmada mübalağa ve tekrarı ifade eder. Devamlı olarak mükemmel surette yaratan anlamına gelir.
İki yerde de ahsenülhâlikîn ( ) ifadesi geçer. Bunun anlamı “yaratanların en güzeli” demek olur. Sanki bu ifade başka yaratanlar bulunduğu imasına sahip gibidir. Müfessirler buradaki ismi-tafdilin tafdil manasına gelmediğini, bu konuda Allah’ın tek oluşunu anlattığını belirtirler. Başka yaratıcılar düşünülemeyeceğini de açıklarlar.
Kur’an-ı Kerim ,yaratmayı bir uluhiyet özelliği olarak ifade eder. O kadar ki Cenab-ı hak, müşriklerin tanrılarının hiç bir şeyi yaratamayacağını özenle vurgular. İnsanların Allah Teâlâ’ya şerik kabul ettikleri varlıklar kendileri gibi yaratılmış varlıklardır. Özellikle de değil bir fayda yaratmaya, herhangi bir zararı yaratmaya bile kâdir değillerdir.
Rubûbiyet ve ulûhiyetin en önemli tezahürü yaratmaktır. Ancak yaratan rab ve ilâh olur. Yaratamayan bir tanrı asla ilâh olamaz, kulluğu hak edemez, mabud olamaz.
Kendisine ibadet edilecek bir mabud araştırmada ilk işi kendisine ulaşabilecek bütün menfaat ve zararlara hakîm, ümit ettiklerinde ve korktuklarında gerçekten etkili olacak bir makam aramaktır. Bunu ararken de müracaat edilecek ilk husus varlığı meydana getireni, yaratanı düşünmektir. Bu konuda bize delil olacak en önemli delil de yaratanın eseri olan yaratma ve meydana çıkarma fiilidir. Gerçek etki ve sebep oluş yaratma, icad ve ibdadadır, yani örneği bulunmaksızın meydana getirmededir. Hiçbir “yok”u varetmeyen, kendileri yokken varedilen tabiat, kıyam, kesb vesaire gibi esbabın hiçbirisinde gerçek tesir ve sebep oluş yoktur. Yaratmak ise “yok”u var etmektir.
Yaratmak denildiğinde akla hemen gelen, cisimlerin kendilerine has, başkalarından ayırıcı özellikleriyle takdir ederek icadıdır. Kendini bilen herkes, kendisinin bir zamanlar yok iken sonra yaratıldığına vâkıftır. Ve bu suretle yaratılışın, evrende devamlı olarak süregeldiği de bilinmektedir.
Herhangi bir varlık, yaratılışın kaynağı ve başlangıcı bile olsa, yaratılışı başlatan bir yaratıcı olması asla mümkün olmaz. İlk yaratılan yaratmanın kaynağı olamaz. İlk yaratılan varlık yaratmanın varlığının tezahürüdür, isbatıdır. Ama yaratıcının yaratılanda olmayacağı, yaratanın yaratılandan ayrı olacağı apaçık bir gerçektir. Binaenaleyh eşyanın yaratıcısını da eşyanın tabiatında aramak makineyi yapanı makinede aramak gibi doğru bir şey değildir.
Yaratmada sürekliliktir sözkonusu olan. Çünkü Allah Teâlâ:

Allah’ın yaratılanı ilk baştan nasıl yarattığını, (ölümden) sonra bunu (nasıl) tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Ankebut 29/19

(Onlar mı hayırlı) yoksa ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden ve sizi hem gökten hem yerden rızıklandıran mı? Neml 27/64

Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O her an yaratma halindedir. Rahman 55/29 âyetleri ve bunlara benzere diğer âyetlerle yaratmayı sürdürdüğünü anlatır bize.
Şöyle söyleyebiliriz: Allah Teâlâ için sanki yaratmaktan başka bir eylem yoktur, kendisine sadece eylem olarak “yaratmayı” seçmiştir. O’nun fiillerinden, oradan hareketle de isimlerinden söz ettiğimizde, yaratma eyleminin en son tezahürleriyle karşılaşırız. Yaratmak “yok”tan “varlığa” çıkarmaktır. “Yok”tan “varlığa” çıkarması devamlı olmasa (ki rahmetiyle devamlıdır) varlık diye bir şey olmaz, az önce var olan herkes ve her şey az sonra tekrar yok olurdu.
Varlık açısından baktığımızda her varlık, önceki “ol” emriyle ortaya çıkan her varlık, hal diliyle az sonra da olmayı var edeninden talep eder. Cenab-ı hak, hal diliyle gerçekleşen bu talebe “ol” diye icabet eder de o varlık, sonraki varlığına sahip olur.
Hâl diliyle varlık talebinde bulunan her “varlık”ın varlık talebi, yokluktan varlığa çıkışta önceki varlığındaki liyakatine göre olur. Talep mükemmel olur, liyakat ise eksik olduğunda sonraki varlık talebe göre değil liyakate göre olur. Önce görür, iştir, koşar, zıplar, çalışırken… sonradan bunları yitirmek talebin mükemmel olmasına rağmen yıpranan varlığın liyakatiyle ilgili olmalıdır.
Cenab-ı Hak affı yaratır afüvv olur, mağfireti yaratır ğafur, ğaffâr, gâfir olur… bunlar yaratmanın en son görülen tezahürleridir.
Başka bir açıdan baktığımızdaysa yaratma, “ol” sözünü söylemektir. Yaratmak söylemektir. Kelam sıfatıyla ilgilidir. Varoluşun temelinde söz bulunur. Olan her şey, söylenilen “ol” sözünün neticesidir.

Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı “ol demekten ibarettir. Hemen oluverir. Yasin 36/82
Cenab-ı Hakk’ın kevnî ve kelâmî âyetleri vardır. O, ayetlerin hangisi olursa olsun konuşarak ıshar eder. Konuşur, söylediği Kur’an’a ayet olur, konuşur, kün=ol der kâinata ayet olur. Kur’an’daki ayetler ne kadar Cenab-ı Hakk’ın kelâmı ise, yaratıklar da en az o kadar kelâmıdırlar.
Şu da bilinen bir gerçektir: yoktan bir şey olmaz. Yok ne kendini, ne başkasını vücuda getiremez. Yokluk varlığı meydana getiren illet (sebep) olamaz. Varlığın illeti yokluk olamaz. Hiçbir sonradan olan yaratansız olamaz.
Önceleri yok olan bir şey sonradan, yaratan yaratırsa var olabilir. Her yaratılan yok iken yaratılır. Yok olanı varlığa getirecek yapıcı illet bir yokluk veya ondan ibaret bir şey olamaz. “Yok”u var edecek olan bir hâlik muhakkak bir varlık olmalıdır. Eşyanın kendi kendine meydana gelmesi, kendi kendini yaratması imkânsızdır. Bir hâlik mevcud olmayınca hiçbir şey yaratılamaz. O halde aklın en esaslı kanunu hâlikın varlığını ve kudretini tanımaktır.
Bu ismin Allah Teâlâ için ifade ettiği anlamlar;
1-Her şeyi yaratan Allah Teâlâ’dır, O’ndan başka yaratan, yaratıcı yoktur,
2-Bütün eşyayı yaratıcının, yaratma kudretinin ve mutlak anlamda kudretinin tezahürüdür,
3-Kudretin tezahürü o kadar ardı ardına gelir ki “ara” diye bir şey görmek mümkün olmaz. Bu Cenab-ı Hakk’ın yaratmayı devamlı gerçekleştirmesi, her an yaratmada olmasıyla ilgilidir. O’nun yaratmada olmadığı bir zaman aralığı söz konusu değildir.
Rasûlullah (s.a.v.) efendimizin bu isimden nasibi;
1-Her şeyi yaratıcının Allah Teâl3a olduğunu insanlara ulaştırırdı,
2-Her şeyi yaratanın ulûhiyetini kabul etmelerini isterdi,
3-İnsanları her şeyi yaratan Allah’a kulluk etmeye çağırır, Allah’a kulluğun önemini anlatırdı,
4-İnsanların, kendilerini yok’tan varlığa çıkaran Rabblerine şükretmeleri gerektiğini, yaratan ve varlık veren O olduğu halde, yaratmada ve vermede hiçbir rolü bulunmayanlara şükretmenin, kulluk etmenin nankörlük=küfran olduğunu anlatırdı.
Müminlere bu hususta düşen görev;
1-Yaratmanın Allah Teâlâ’ya ait olduğuna inanmak,
2-Kulluğunu, yaratma kudretinin yegâne sahibi kabul ettiği Rabbına yapmak,
3-Yaratıcı kudreti ve bu kudretin sahibini inkâr edenlerle işbirliği içerisinde bulunmamak,
4-Yaratıklar üzerinde tefekkürle, yaratıcı kudreti anlamaya çalışmak. |