NAFİ', DÂRR



 ZARAR: Herhangi bir şeyde bulunan eksiklik. Kötü hâl. Darlık. Kötü hâl (eksiklik) insanın nefsinde bulunur, ilim ve fıkıh azlığı, fazilet eksikliği gibi, veya bedeninde bulunur hastalık ve sakatlık gibi, veya zâhir halinde bulunur mal ve makamda eksiklik gibi. Dârr da bu kelimden zarar veren, zararı ortaya çıkaran demektir.
  NÂFÎ: Faydalandırmak anlamındaki NEF’ (نَفْعْ ) masdarından faydalandıran, faydayı ortaya çıkaran anlamında bir sıfattır. Zarar vermenin zıddıdır.
  Bu iki isim tevhîde işaret eder. Bazıları DÂRR ismi konusunda muhalefet etmişlerdir. Bununla Allah övülmüş olmaz diye. Bunları isim olmaktan çıkartmanın neticesi bu isimlerle ifade edilen hususlarda başka tanrılar üretmektir. Kötülükleri yaratan başka bir tanrı bulmak karşılaşılan bir durum.Tevhîdde lâ ilâhe illallah ilkesi kötülük de olsa yaratanın Allah olduğuna inanmakla ilgilidir.  İyinin de kötünün de yaratıcısı Allah’tır. Evrende ne varsa yaratanı Allah’tır. Zarar varsa evrende, yaratan elbette Allah’tır.
  Kula isabet eden fayda ve zarar, hayır ve şer ancak Allah Teâlâ’nın meşiyet ve iradesiyledir, kader ve kazasıyladır. Kim Allah Teâlâ’nın hükmüne teslim olursa rahatlık içinde yaşar, kim de teslim olmaz, ayak direrse her türlü âfete dûçar olur.
  Levh-i Mahfuz’da şöyle yazıldığı bildirilmiştir: Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yok. Benim hükmüme teslim olmayan, belâma sabretmeyen, nimetlerime şükretmeyen kendisine benden başka Rab bulsun.
  Denilmiş ki dârr, asîlere mahrum bırakmakla zarar veren, nafi’ de tâat sahiplerine Tevfik ve ihsanıyla faydalar veren demektir.
  Yine, kâfirlere gerçekleştirdikleri kadîm düşmanlıkları sebebiyle zarar veren, ebrara da gösterdikleri riâyet güzelliği dolayısıyla faydalar verendir.
 Allah Teâlâ’yı kendisinin mevlâsı bilen, yaratma konusunda da O’nu tek bilir, nimet verme hususunda tevhîd eder, işlerini O’na havale (tefvîz) eder de rahat içinde yaşar, mahlukatın tümü de –hepsine karşı hayırhah olduğu, gönlünde hiçbirine karşı yanlış duygular bulunmadığı hainlik düşünmediği için- rahat içinde olur.
 Fayda veya zarar ister vasıtalı (melek, insan, hayvan veya cemaat vasıtasıyla insana ulaşsın) isterse vasıtasız olsun sadece Allah Teâlâ’ya nisbet edilir. Hiçbir varlık kendi başına, Allah izin vermediği sürece fayda veya zarar vermeye kâdir değildir.
  Abdullah İbn Abbas (r.a.) dan nakledildiğine göre şöyle demiştir: Bir gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terkisinde bulunuyordum. Bana: Yavrucuğum sana bazı kâideler öğreteyim dedi ve şöyle buyurdu:  Allah’ın buyruklarını gözet ki Allah da seni gözetip korusun.Allah’ın rızasını her işte önde tut, Allah’ı önünde bulursun. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile. Ve bil ki bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler. Yine eğer bütün ümmet sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazma olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir. (Bundan sonra takdirde herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.) Tirmizî
  Ahmet b. Hanbel rivayetinde şöyledir: Allah’ın emir ve yasaklarını gözet. O’nun önünde bulursun. Bolluk içindeyken sen Allah’ı tanı ki o da darlığa düşünce seni tanısın. Bil ki senin hakkında yazılmamış olan şey karşına gelmez. Sana takdir edilen de seni atlayıp gitmez. Bil ki zafer sabırla, sevinç üzüntüyle, kolaylık da zorlukla birliktedir. Riyazüssâlihîn Şerhi C1 S304-305
 İnsanlar faydayı celp zararı def için uğraşırlar. Yaptıklarını bu maksatla yaparlar. Zararı gidermek de insanlar için bir faydadır ve amaçtır.

  Zararı giderme yolları (sebepleri) üç kısım üzeredir:
1 – Zararı gidermesi kesin olan sebepler: Susuzluk zararını suyun, açlık zararını ekmeğin gidermesi gibi.
2 – Zararı gidermesi muhtemel olan sebepler: Tıbbî ilaçların hastalık zararını gidermesi gibi.
3 – Zaraı gidermesi mevhum olan sebepler: Rukye’nin hastalığı gidermesi gibi
  Kesin sebepler terk edilmez, terk edilmeleri tevekkül değil haramdır. Bu sebeplere başvurmak tevekküldür. Mevhum olanın terk edilmesi tevekkülün şartıdır. Mevhumun işlenmesi haramdır. Muhtemel’e gelince bunu yapmak tevekküle aykırı değildir, mevhumun hilâfınadır. Bazı zaman ve hallerde bazı şahıslar hakkında terki fiîlinden efdal olur. Hastaya ve zehirlenmiş olana karşı okumak, bir kâğıda yazıp asmak, ya da bir tasa yazıp yıkayıp içirmek gibi Kur’ân ile istinka hakkında ihtilaf edilmiştir. Atâ, Mücahid, Ebu Kılâbe mubah olduğuna Nehaî ve Basrî kerahatine kâil olmuşlardır. Rukye ile tedavi terk edilmesi evlâ mevhum kısmından sayılmıştır. Mevhum denilmesinden murad hiç aslı yok, yalan demek değil kesin olanın ve muhtemel olanın mukabili, yani muhtemelin yüze elliden aşağı düşen kısmı demektir. Tıbbî tedavilerin birçoğu da böyledir. İsabeti yüzde yüz olan kesin, yüzde elliden yukarı olan muhtemel, yüzde elliden aşağı olan da mevhum kısmındandır.
  Mukabilinde bir şer ve zarar beklemedikçe mükün olan en zayıf fayda ihtimallinden bile insanları menetmek doğru olmaz. Yüzde bir değil, binde bir, milyonda bir misale müstenid bir ihtimal dahi olsa karşılığında zarar ihtimali bulunmayan bir fayda beklentisi mücerred tevehhüm değil az da olsa delilden doğan bir şüphe demektir. İhtiyaç halinde daha kuvvetlisi bulunamayınca onunla amel edilmesine cevaz verilir.
  Kesin delil ile itikad ve amel vaciptir. Hilâfına kuvvetli delil bulunmayan zannî delil ile itikad vacip olmasa da ihtiyaç anında amel vacip olur. Vehm ve şüpheye itibar yoktur, ancak ihtiyat edilmesi gereken yerlerde vehm ve şüpheyi kesmek için faydalı olacağı zaman nazar-ı itibara alınabilir.
  Rukye’nin mevhum kısmından sayılması duâ olması sebebiyle değil okuyanın nefesinde hastalığın giderilme sebeplerinin bulunduğu düşünülmesindendir.
 Fıkıhta da hastalık zararını giderecek olan şifâ Allah’tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin olanıyla amel etmek vacip, ölüme sebep olacağı korkusu anında terk edilmesi haram, muhtemel olanıyla amel caiz, hal ve şahıslara göre bazen fiîlî, bazen da terki evlâ denilmiştir. Rukye de mevhum kısmından sayılmıştır. Elmalı Tefsiri 9/6398
  Mûsâ (a.s.) dişinin ağrısından Allah’a şikâyete bulundu. Allah Teâlâ falan otu al ağrıyan dişine koy diye vahyetti. Otu buldu, dişine koydu, ağrısı geçti. Bir müddet sonra dişi tekrar ağrıdı. O otu buldu ağrıyan dişine koydu, ağrısı kesileceğine fazlalaştı. Cenab-ı Hakk’a Ey Rabbım sen bana bu otu emretmemiş miydin? diye suâl etti. Allah Teâlâ, Yâ Mûsâ, şâfî olan, Âfî olan, dârr ve nâfî olan benim. Sen ilkinde beni kasdetmiştin, ben de dişinin ağrısını giderdim. Ama şimdiyse otu kasdettin, beni değil, onun için ağrın arttı dedi. Kulun bilmesi gereken şudur: Allah izin vermedikçe kim ve ne olursa olsun sala fayda ve zarar veremez.

“Onlar o iki melekten karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.” Bakara 2/102

"Oysa şeytan Allah’ın izni olmadıkça müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler Allah’a dayanıp güvensinler." Mücadele 58/10

"De ki, öyleyse bana söyler misiniz? Allah bana bir zara vermek isterse Allah’ı bırakıp da taptıklarınız onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilerse onlar, O’nun bu rahmetini önleyebilirler mi? De ki bana Allah yeter. Tevekkül edenler ancak O’na güvenip dayanırlar." Zümer 39/38

"O Rahman olan Allah eğer bana bir zara dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar." Yasin 36/23
  Kulun bilmesi gerekenlerin ikincisi de kendisine ulaşan bir zararı Alahan başkası gönderemez, ulaşan faydayı da Allah’tan başka kimse engelleyemez.

"Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır verirse bunu da geri alacak yoktur. Şüphesiz O her şeye kâdirdir." En’am 6/17

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek de yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir ve O bağışlayandır, esirgeyendir." Yunus 10/107
  Kulun bunlardan çıkarması gereken ders: Bir faydaya ulaşmak veya zarardan korunmak için, izin verme yetkisini elinde tutan Allah’a tevekkül etmek, Allah’ı yeterli görmek, O’nu razı ve hoşnut kılmak için tâzim ve ibadette bulunmaktır. Bilinmeli ki kulları razı etmek hemen hemen mümkün değildir. Hele Allah’ı razı etmeksizin asla mümkün değildir. Allah razı edildiğindeyse kulları razı edecek de odur. Allah’ı razı etmekse kulları razı etmekten çok daha kolaydır.

"Rabbına duâ et. Öyle Rab ki sana bir zarar dokunsa ona duâ edersin de o onu giderir, çölde (ıssız arazide) yolunu şaşırsan ona duâ etsen o seni tekrar yerine döndürür, sana kıtlık, yokluk isabet etse ona duâ etsen o senin için yetiştirir." Hanbel, Beyhakî
Cenab-ı Hakk bize zarara uğrayan kulun o andaki tavrını da sakınmamız maksadıyla şu şekilde anlatır:

"İnsana bir zarar geldiği zaman yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak bize duâ eder, fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca bir sıkıntıdan ötürü bize duâ etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi." Yunus 10/12

"Denizde başınıza bir musibet geldiğinde O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi karaya çıkardığında yine eski halinize dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür." İsrâ 17/67
  Yine Cenab-ı Hak zarara uğrayan kulun zararını giderdikten sonraki tavrını da şu şekilde anlatır:

"Sonra da sizden o zararı giderdiğinde içinizden bir zümre hemen Rablerine ortak koşarlar." Nahl 16/54

"Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur. Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırırsak elbette kötülükler benden gitti der. Çünkü o bunu derken şımarıktır, kibirlidir." Hûd 11/9-10
  Bütün bu anlattıklarımızdan çıkartılacak sonuç şudur: kulun önüne çıkan zarar olsun fayda olsun, kulu Allah’a götürmek üzere gelmiştir. Önüne zarar çıktığında sabredip, kurtulma çarelerine, Allah’ı razı ederek yapışmak, önüne zara çıkmadığı günleri ve zararla karşılaşmayan kardeşlerini hatırlayarak Allah Teâlâ’ya hamd etmek, faydayla karşılaştığında ise şükür üzere bulunmak.
  Rasûlullah (s.a.v.) efendimiz, müminin işine şaşılır, onun işi tümüyle hayırdır. Bu durum sadece mümin için böyledir. Ona sevinecek bir durum ulaşsa şükreder ve onun için bu hayır olur, zarar ulaşsa sabreder bu da onun için hayır olur. Hanbel, Müslim, Kenzulummal
 Kısacası hangi durumla karşılaşırsa karşılaşsın, hangi durumda bulunursa bulunsun kulun asıl maksadını unutmaması gerekiyor. Allah’a yaklaşmak. Gelenlerde zaten bunu gerçekleştirsin diye
Allah tarafından gönderilenler. Bu maksatla gönderilenlerin aldatıcılığına takılıp kalmamak gerekir. Geleni yaklaşmaya vesile kılabilmelidir.
  Bilinmelidir ki gelenin ortaya çıkardığı zarardan daha büyük bir zarardır, onu yaklaşmaya vesile kılamamak.

"Mümin faydadan ibarettir: Onunla birlikte yürürsen, sana faydalı olur, onunla istişare etsen faydalı olur, onunla ortaklı yapsan sana faydalı olur, onun her işi faydadan ibarettir." Râmuzulehadis,
 Ebu Nuaym’in Hilye’sinden

"Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: Bir kul her sabah ve akşam üç kere “O Allah’ın adıyla ki onun ismi anıldığında yerdeki ve gökteki hiçbir şey zarar vermez” derse hiçbir şey o kula zarar vermez. Eban b. Osman’ın kendisi kısmî felce uğramıştı ve (bu hadisi rivayet ederken dinleyicilerden) bir adam (felçli halini îmâ ederek) ona bakmaya başladı. Bunun üzerine Eban ona şöyle dedi: Ne bakıyorsun? Dikkat et hadis aynen sana anlattığım gibidir. Fakat ben Allah kaderini bende gerçekleştireceği için o gün bunu söylemedim.”

  Bu isimlerin Allah Teâlâ hakkındaki anlamları,
1 – Allah Teâlâ zararın da faydanın da yaratıcısıdır,
2 – Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça “zara” Zaralı olamaz, “fayda” da faydalı olmaz.,
3 – Allah Teâlâ kullarını zararlarla da faydalarla da karşı karşıya bırakır: Kullarının karşılaştıkları bu durumlardaki tavırlarını görmek ister, nankörlük mü edecekler, teşekkür mü,
4 – Allah Teâlâ’nın izni meşiyeti, iradesi, kazası, kaderi olmadıkça hiçbir varlık değil bir başkasına, kendisine bile fayda veya zarar veremez,

  Aleyhissâlatü vesselâm efendimizin bu isimlerden nasîbi,
1 – Bütün gayesi Allah Teâlâ’yı razı etmekti,
2 – Allah Teâlâ’ya tevekkülü tamdı,
3 – İnsanları da Allah’ın rızasını aramaya, gözetmeye, kazanmaya çağırdı,
4 – Karşılaştığı veya karşılaşması muhtemel zararlardan Allah Teâlâ’ya sığındı,
5 – Karşısına çıkan her hâli, kendisini Allah Teâlâ’ya yaklaştıracak bir vasıtaya dönüştürürdü,
6 – Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zann sahib olmamız gerektiğini anlatırdı.

  Bu isimlerden kulların nasîbi,
1 – Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zanna sahip olmak,
2 – Gaye olarak rızay-ı ilâhîyi kazanmayı belirlemek,
3 – Kendi görevimizle (rızay-ı ilâhîyi kazanmak) meşgul olmak, geleni karşımıza çıkanı görevimizi gerçekleştirmeye vesîle kılmak,
4 – Allah için çabalayan insanlara faydalı olmaya çalışmak,
5 – Allah’ın muradı olmadıkça kimseni zara veremeyeceği inancına sahip olmak, O’na tevekkül ve itimad etmek,
6 – Asıl faydanın ahîret faydası, asıl zararın ahîret zararı olduğunu bilmek, dünyada da o bilinçle hareket etmek,
7 – Zararlarla karşılaştığında feryad ve figan etmemek, faydalarla karşılaştığında şımarmamak,
8 – Karşılaştığı her şeyin Allah’tan olduğuna, ancak Allah’ın izniyle ondan kurtulabileceğine, Allah’tan başka kimsenin onu engelleyemeyeceğine inanmak,
9 – Sadece Allah’tan istemek, O’na sığınmak, güvenmek,
10 – Kalbî ve bedenî eylemlerimizle sadece O’nun rızasını kazanmayı amaçladığımızı, görevimiz kabul ettiğimizi göstermek.

Ana sayfa