EL-VARİS

VİRS, ÎRS, VÎRASET masdarından sıfattır. Herhangi bir akit işlemi söz konusu olmaksızın bir malın başkasından kişiye intikal etmesi anlamındaki bu masdardan kendisinde hak sahibi olan, intikale v eintikal eden üzerinde hakkı bulunan anlamındadır.
VARÎS

1- Miras yoluyla malda hak sahibi olan,
   
Süleyman davud’a varis oldu, Neml 27-16

2- Karşılıksız olarak Allah’ın verdiği nimetlere sahip olan,

 
Onlara İsrailoğullarını varis kıldık. Şuara 26-59

3- Yorulmadan zahmetsizce bir şey elde edene

   
Sizin varis kılındığınız işte bu cennettir. Zuhruf 43-72

4- Peygamberlerin bıraktıkları ilim ve faziletlere sahip olan,
     
Alimler peygamberlerin varisleridir. Tirmizî

5-Herşeyin sonunda kendisine varacağı Allah,
   
Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Al-i İmran 3-180

  Gerçek mirasçılık eziyet çekilmeden hesap sorulmadan bir şeyler elde etmektir. Allah’ın iyi kulları, dünyadan gereği kadarını, gerekli zamanda gerektiği gibi alırlar. Dünyadan bu şekilde istifade eden hesaba çekilmez, onun için de cezaya uğratılmaz. Bilakis aldıkları ona bağışlanır ve kendisinden vazgeçilir.

  Varlıkların, canlı olsun cansız olsun hakikatte sahip ve mâliki olan Allah’tır. Keremiyle Cenab-ı Hakk bazı eşyayı geçici olarak bazı kullarının mülkiyetine vermiştir. Varlıklar ve insanlar fanidirler. Cenab-ı Hakk ise Bakîdir. İnsanlar öldüklerinde sahip oldukları varlıklar ilk sahip olan Cenab-ı Hakk’a kalır
       
 O gün onlar (kabirlerinden) meydan çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah’ındır. Mümin 40-16
       
 Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır, tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Al-i İmran 3-180
       
 Ne oluyor size ki Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Hadid 57-10

  Semavat ve arzın mirası geçmişten geleceğe intikal edegelen mal ve saire gibi. Yalnız Allah’ındır, O’nun milkidir. Onu miras olarak devralanların hakiki anlamada milkleri yoktur. Herkes ve her şey fanî olur yalnız Allah kalır. Sonunda Allah’a kalacak olanı, mirası Allah’tan kıskanmak, cimrilik etmek büyük günahtır. Miras kanunu, ilâhî bir kanundur. Sadece mallara mahsus da değildir. Dünyevî miras yanında semâvî miraslar da vardır. Bunlar nübüvvet, velâyet, ilim, feraset gibi yüce şeylerdir.

  Semavat ve arz ve bunlarda bulunan ne varsa Allah’a aittir. Hakikatte sahip O’dur. O, bunları insanlar arasında miras kanunu ile dağıtır, insanlar mirasçı olurlar. Kendilerinden sonrakilere miraslarını bırakacak insanlar da, öncekilerden kendilerine bırakılan miraslarda varîs-i hakiki muamelesi gerçekleştirirler. Kendilerini varîs zannederler.
Geldiğimiz noktada karşılaştığımız durum VARÎS’in iki olmasıdır.

1- ALLAH, Hakikatte varîs sadece ve yalnızca O’dur. Sadece miras kanununu belirleyen değil, hem belirleyen hem de miras konusu olan nesneyi, eşyayı veya semavî bir yüceliği yaratandır.
             
 Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz varis oluruz (her şey gider, biz kalırız) ve onlar ancak bize döndürülürler. Meryem 19-40
               
 Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz. Ve her şeye biz varis oluruz. Hıcr 15-23

2- İNSAN, Zahirde varis gözükür hakikatte olmasa da. Çalışıp kazanıyor olmak, dedelerinden tevarüs ederek elde etmiş olmak gibi sebepler sahiplik duygusunun ortaya çıkmasına sebep olur. İnsan kendisini hakikatte varis (sahip) görmeye başlar ve görür. Miras kalan hiçbir şey, sahiplendiği hiçbir şey insanın ölümüyle beraber bitmez, kendisinden sonrakilere kalır. Nitekim kendisine de öncekilerden kalmıştı.
         
 Andolsun Zikir’den sonra Zebur’da da: Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır diye yazmıştık. Enbiya 21-105

  Fıkıh’ta, insanın mal sahibi olmasının yollarından biri olarak kabul edilir miras. İnsanlar arasında malların ne şekilde devredeceğine dair kuralları da O belirlemiştir. Bu durumda asılda devreden bu mallarına asıl sahibinin O olduğuna delildir.

  Allah sahip anlamında varistir. Başlangıç itibarıyla baktığımızda Allah varis olduğu için MURÎS’tir. Semavat ve arzın ve bunlarda bulunanların sahibi olduğu için dilediğine dilediği kadar, hikmetine uygun düşerse verir veya vermez. Ne kadar vereceğini, kimlere verip kimlere vermeyeceğini bilen sadece O’dur. Kendisine verilmediğinde insan verenin Allah olduğunu, verildiğindeyse sahibinin kendisi olduğunu (kazananın, koruyanın, bilgi ve tecrübesini kullananın) kabul eder. Allah sonuç itibarıyla da varistir. İnsanlar fanîdirler. Yok olduklarında mal varlıkları, yani başlangıçta insanlara verdikleri yine O’na kalacaktır. O da onlarda dilediği şekilde tasarrufta bulunacaktır. Asılda önceden de dilediği şekilde tasarrufta bulunuyordu ama insanlar kendileri diledikleri şekilde tasarrufta bulunuyor zannediyorlardı kendilerini. Bakî olan sadece Allah’tır.

  Geriye doğru gittiğimizde hiçbir şeyi bulunmadan, acîz bir varlık olarak dünyaya gelen insan bütün bunların sahibi nasıl olmuştur? Sahiplenecek bu malları nereden bulmuştur? Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına göre, yarattıklarından değişik yollarla elde ettiği, sonra da koyduğu kurallara uyan olarak sonrakilere aktardığı şeyler olduğunu görür.
Peygamberimizin (s.a.v.) hadîs-i şerîflerinde VÂRÎS:
       
 Allah’ım! Beni kulağım ve gözümle donat (kulağım ve gözümle hoş işler yaptır), beni ikisine varis (sahip) kıl, bana haksızlık yapana karşı bana yardım et ve intikamımı onsan sen al. Tirmizi
   
 Allah’ım! Bize, bizimle sana düşeceğimiz isyanlar arasına engel olacak haşyet, bizi cennetine ulaştıracak tâat, dünya musibetlerini kolaylaştıracak yakîn nasib eyle. Bizi kulaklar, gözler, dirilttiğin (yaşattığın) kuvvetimizle donat, bizi onlara sahip kıl. Bize zulmedenlerden intikamımızı sen al, bize düşmanlık edenlere karşı yardım et. Musibetlerimizi dînimizle ilgili kılma, dünyamızı en büyük kaygımız ve ilmimizin tamamı kılma. Bize merhamet etmeyecek olanları üzerimize güç sahibi kılma. Tirmizî

 Bu simin Cenab-ı Hakk için ifade ettiği anlamlar:

1-Herşeyin sahib-i hakikisi O’dur: Daha başta, kendisinin dışındaki her şeyi yaratarak, sonra dilediğine dilediğini tevzi ederek, dünya hayatı son bulduktan sonra tekrar her şey kendisine kalarak sahipliğini gösterir.
2-dünyada, yarattığı varlıkların (burada servet ve zenginlik anlamında) dolaşım kanunu mirası belirlemiştir.
3-İnsanların, miras kanunu ile kendilerine ulaşan varlıkların büyüsüne kapılmamalarını, kâmil insan olma yolunda yürümelerini, bu varlıkların olmalarına yardımcı olmasını istemiştir.
4-Kâmil insan olma yolunda ilerleyenleri kâmil mümin olma lütfuyla, kâmil mümin olanları da rahmeti ile karşılamıştır, onları bütün esmasıyla ve ef’âliyle velâyet ve vekâletine almıştır.

  Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimden nasibi:

1-Allah’ı yegâne sahib-i hakiki bilirdi.
2-Kendisine verilenleri emanet-i ilâhî olarak kabul eder, öyle davranırdı.
3-Verilenleri verenin kullanma isteğine uygun şekilde kullanır, tutkularına asla pirim vermezdi.
4-Verilenlar üzerinde sahib-i hakikilik iddiasında bulunmazdı.

  Kullara düşen:

1-Allah’ı kendimizin, âzalarımızın, canımızın, ömrümüzün, servetimizin, çoluk çocuğumuzun, makamımızın, itibarımızın…. Tüm benliğimizin sahib-i hakikisi bilmek.
2-Bizlere verilenleri kâmil mümin olma yolunda değerlendirmek.
3-Verilenler üzerinde sahib-i hakiki olduğumuz anlamına gelecek davranışlarda bulunmamak. İsyanda, israfta, gaflette, tutkularımızı duygularımız… istikâmetinde kullanmak gibi.
4-Tüketmenin, sahib-i hakikiliğin bir ifade şekli olduğunu unutmamak, tüketimi azaltmak.
5-Verilenlerin, sahib-i hakikiye olan bağlılığımızı azaltmasına engel olmak.
6-Verilenleri almamız için verilmiş kabul etmek.

  Hz. Âdem, meleklerin secdeyle emredildiği varlık. Meleklerin secde ediş sebebi Cenab-ı Hakk’ın ona ruhundan nefhetmesi ve esmayı öğretmesi. Onun toprak vasfı ön planda değildir. İblis Âdem’le bu iki yanıyla tartışmaya cesaret edemiyor. Bir şekilde bu hususlardaki üstünlüğünü o da kabul ediyor. Üstün gelebileceği başka bir alana geçiyor: Nâr’dan yaratımlı olmak. İblis “sahip olduğu varlığı”nı görmekle secdeyi terk etti. Allah’a âsî oldu.

  Cennet’te Âdem’in olmayan hiçbir şey yok. Sadece bir ağaç var. Ona da yaklaşmaları yasak. Cennet’te kendinin olanların, yasağa sahip olmak arzusuna sebep olduğu vakıa. (Yüksek servet sahiplerinin yasaklara karşı pervasız olmaları sahip olduklarının gücünü görmek istemeleriyle ilgilidir). Hiçbir şeye sahip olmayan insanların korunmuşluklarına dikkat etmek gerekir. Masumiyet mahrumiyettendir.

  İblis Âdem ve Havva’yı “Rabbınız ikinizi bu ağaçtan, siz iki melek (veya melik) veya ebedîlerden olmayasınız diye nehyetti” (Araf 20) diye kandırır. Âdem cenneti ve sahip olduklarının tümünü yitirir. Sahip olacağı hiçbir şeyin bulunmadığı, “olmak”tan başka bir şeyin kazanılamayacağı bir dünyaya indirilmekle cezalandırılır. Artık olma süresi başlamıştır.

  İblis huzurdan kovulunca
     
“Celâlin hakkı için 1) kullarından muayyeyn bir nasip edineceğim, 2) onları behemehal saptıracağım, 3) onları mutlaka olmayacak kuruntulara (hırs ve tul-i emel) boğacağım, 4) onlara katiyen emredeceğim ve davarların kulaklarını yaracaklar (ben emrettiğim için, sen yasaklamana rağmen davarlarından putlara da sunmak için ayıracaklar,) 5) onlara muhakkak emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler (hem kendilerine ait yaradılışı, hem hayvanlara ait yaratılışı genleriyle oynayarak aslî şeklini değiştirecekler). Nisâ suresi 4-118

  Ayrıca İblis başka bir yerde de “onları şükredenlerden bulmayacaksın” Araf 17 ifadesini kullanır. Şükretmek, insanın kendinde bulunanların sahib-i hakikisinin Allah olduğunu itirafıdır. Ama İblis, insanı sahib-i hakiki kılacağını, sahiplenmesi için uğraşacağını söyler.

  Âdemoğlunun dünya süreci başlar. Bütün peygamberler tarihi, sahip oldukları dünyalıkların insanları nasıl Allah’a isyana düşürdüğünün ve helâklerle tekrar “olma” sürecinin başlatıldığının tarihidir. Peygamberler insanın özgürlüğünü, sahip olma utkusunun getirdiği bağlılıklara üstün tutmuşlar ve kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmaktan uzaklaştırmaya çalışmışlardır. (Tanrıların da görünür nesnelere dönüştürülmesinin temelinde, sahip olma tutkusunun ulaştığı boyutu görmek mümkündür. Tanrıya da sahip olabilirim.)

  Hz. Nuh ve kurtulanlar bir gemiyle kurtulmuşlardır. Tufan’la helâk olan ise sadece insanlar değil, o güne kadar kazanımların tümüdür. Kazanımlardan sadece gemi kalmıştır. Gemi, mesken tutulacak, meslek edinilecek, kazanımlar elde edilecek bir mekân değil, geçici bir yerdir. Her şeyden önce suyun üstüdür, yer değil. Olmak için yitirmişlerdir.

  Hz. Lût kazanımların, sahiplerini zevk ve lezzet alma açısından farklılaştırması. Kural tanımazlık. Uyarı dinlemezlik. Uyarıcılara saldırı. Bunlar hep sahip olma tutkusundan kaynaklanıyor. Kurtulanlar, sadece canlarını kurtarabiliyor. Olma süresi başlıyor. Sahip olduklarının sebep olduğu felaketi görmüş ve yaşamışlardır.

  Hz. İbrahim, İsmailî ve İsrailî yolun başlangıç noktası. İsmailî yürüyüş çölden başlar. Sahip olunacak hiçbir şeyin bulunmadığı, yurt edinilecek bir özelliğinin bulunmadığı, tutkulara hitap edecek her şeyden yoksun, alabildiğine özgür bir yurttur çöl. İsmailî yol, bitmez tükenmez bir su ve daha başta, değerini hiç yitirmeyen bir “beyt”le mükâfatlandırılmıştır. İkisi de ortak kullanım içindir.

  İsrailî yol, Kenan’da başlar, oradan Mısır’a intikal eder. Mısır’da kural tanımazlık tutsaklık getirir. Hz. Musa onları tutsaklıktan kurtarıp vaat edilmiş ülkeye geri götürecektir. Ama bu tutsaklık dönemi inançlarını yitirmelerine, sahiplerinin (efendilerinin) tanrılarını kendi tanrıları kabul etmeye ve tapmaya sebep olmuştur. Mısır’dan kopuş onlar için çok zor olmuş, Hz. Musa’ya yapmadıklarını bırakmamışlardır. “Ve İsrail oğulları Musa’nın sözüne göre yaptılar ve Mısırlılardan gümüş ve altın şeyler ve esvap istediler ve Rab Mısırlıların gözünde kavme lütuf verdi ve istediklerini verdiler. Ve Mısırlıları soydular.” Tevrat, Çıkış. 12/35-36

  Vaat edilmiş yurda ulaşmak Tih çölünü aşmakla mümkün olacaktır. Çöl tutsaklıktan kurtulmanın sembolik mekânıdır. Yurt değildir, şehirler ve zenginler yoktur. Orada yalnızca yaşamları için gereken şeyleri ve gerektiği miktarda bulunduran, ayrıca hiçbir şeye sahip olmayan göçebeler yaşamaktadır. Çöl mülkiyet yüküyle zorlaşmamış ve özgür bir yaşamın simgesidir.

  İsrailliler ise Mısır’daki sağlam evleri, kötü ama garantili yemekleri ve gözleriyle gördükleri putları özlemişlerdir. Çölün belirsizli ortamı onları korkutmuştur. Şöyle söylemişlerdir: “Keşke Mısır diyarında et kazanları başında olduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eliyle ölseydik. Çünkü bütün bu halkı açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız.” Çıkış 16/3 özgürleşme tarihi boyunca Tanrı, sayısız kereler insanların bu moralsizliklerini ve ruhsal zayıflıklarını sarmak, onlara destek olmak zorunda kalmıştır. Onları sabah ekmek, akşam da bıldırcınlarla besleyeceğini söylemiş ama iki emrini de sözlerine eklemiştir. İlk olarak herkesin yemekten ancak ihtiyacına gereken kadarını almasını emretmiştir. Ancak hiçbir emek vermeden karınlarını doyuran İsrailoğullarına Tanrının ikinci bir emri daha vardır. Onları ihtirasa, sahip olma ve biriktirme eğilimlerine karşı uyarır ve her günkü yemekten ertesi güne saklamalarını yasaklar.

  İsrailoğulları bir şeylere sahip olmadan yaşamaya daha fazla dayanamadılar. Sürekli bir evleri olmadan ve Tanrı’nın gönderdiği yiyecekler ile yaşamlarını sürdürmeleri mümkün olsa bile, gözlerinin önünde olmayan bir lidersiz yapamamaktadırlar. Musa Tanrıyla söyleşmeye gittiğinde “altın buzağı”yı tanrı edinirler. Mısır’dan ayrılırken yanlarından getirdikleri altınlar ile zengin olma tutkularını da birlikte taşımışlardı. İçlerini şüphe kaplayınca da varlıklarının sahip olma yanı hemen gün ışığına çıkmış, kendilerine ait bir ilâh edinmişlerdi.

  Peygamberleri onlara, özgür yaşamayı yani kendini yitirmeden sevmeyi ve maddesel değerlere tapınmaktan vazgeçmeyi başaramazlarsa, bu yeni ülkeden de sürüleceklerini anlatmaya çalışmışlardır. Doğru yaşandığı takdirde bolluk ve barış geleceğini vaat etmişlerdir.

                                                SAHİP OLMAK

  Yaşabilmek için, hatta çoğu şeyin tadını alabilmek için, o şeylere sahip olmamız gerektiğini düşünürüz. Sahip olmanın, daha çok şeye sahip olmanın, yaşamın tek amacı olarak açıklandığı, insanların değerlendirilmesinde “milyon değerinde” gibi tanımlamaların kullanıldığı bir toplumda “sahip olmak” arasındaki farkın anlaşılmamasını doğal karşılamak gerekir. Ayrıca “olmak”ın tek yolu da “sahip olmak”tan geçiyor gibi tanıtılıyor çoğu kez. Yani günümüz değer yargılarına göre hiçbir şeye sahip olmayan kimse, bir hiçtir sonucuna varıyoruz.

  Buddha, insancıl evrimin en üst basamağına ulaşmak isteyenlerin, sahip olmak güdüsünden kurtulmaları gerektiğini öğretirken, Îsa “kim canını kurtarmak isterse onu feda edecektir. Ama kim canını benim uğrumda verirse onu kurtaracaktır. Çünkü bir insan bütün dünyayı kazansa, ama kendi benliğini çürümeye terk etse veya kendini cezalandırsa eline ne geçecektir ki? Luka 9/24 demiştir. Eckhart’a göre ruhsal zenginlik ve güçlülüğe erişmenin tek çaresi hiçbir şeye sahip olmamak, kendini açık ve boş yapmak, yani gerçek benliğe giden yolun önünü kapatmamaktır.

  Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye sahip olmak demek, onları ele geçirmek, kendine mal etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmaktır. Ama bu maddesel sahip oluşların sonu yoktur. İnsan hiçbir zaman yeterinde şeye sahip olamayacaktır. Çünkü maddesel olan, elle tutulan aldatıcıdır ve geçicidir. Bu nedenle “sahip olmak” tutkusundaki insanlar hep kendilerinden fazla şeye sahip olanları kıskanacak, kendinden az şeye sahip olanlardansa – kendi sahip olduklarına göz dikecekler endişesiyle – korkacaklardır.

   “Sahip olmak” anlayışını kolaylaştıran etmenler:

1-Hayatın amacının maksimum hazza ulaşmak olarak görülmesi. Bir arzunun var olması tatmini de beraberinde getirir anlayışı, bu hazzın gerçekleştirilmesini gerekli kılar. Hiçbir büyük düşünür bir arzunun varlığının, sahibine onu tatmin için bir hak verdiğini söylememiştir.
2-İçinde yaşadığımız sistemin, varlığını koruyabilmek için bencilliği, aç gözlülüğü, sahip olmayı desteklemesi. Bencillik önce bir davranış biçimi olarak gerçekleşir. Orada kalmaz, kişinin karakteri olarak ortaya çıkar. Her şeyi yalnızca kendisi için ister. Bölüşmek yerine sahip olmak insana haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca insan giderek daha açgözlü ve ihtiras sahibi olur. Ne kadar çok şeyi olursa o kadar mutlu olacağını sanır. Böylece herkese karşı düşmanlık hisleriyle dolar.
3-Kullanılan dil. İçinde yaşadığımız kültür dilimizi de etkisi altına alır. Dilde eylem sözcüklerinin azalıp, isim sözcüklerinin artması, “olmak”tan “sahip olma”ya gidişin bir habercisidir. Bir eylemin isme dönüştürülerek ifadesi sahip olabilecek bir nesneye dönüştürülmesidir. Eyleme ve sürecine sahip olmak imkânsızdır, onlar sadece yaşanırlar. Sahip olma anlayışı, süreci bizzat yaşayan ben yerine, sahip olunacak bir şey haline getirdiğim o nesneyi öne çıkarmıştır. İnsanın duyguları, sahip olduğu bir nesneye dönüşmüştür. Düşünüyorum yerine düşüncelerim, ağrıyor yerine ağrılarım, sıkılıyorum yerine sıkıntılarım var…. Demek gibi. İsim, sanki elle tutulabilir ve kesin maddelerden söz ediyor gibidir. Halbuki gerçek olan insanların içerisinde var olan süreçlerdir. Algılarımıza birer isim verince, onları birer süreç olmaktan çıkararak, katı maddeler haline getirir ve değişmez gerçekliğe ulaştığımızı sanırız.
4-Mal mülke sahip olmak, kazanmak ve kazanmak için çalışmak en kutsal ve doğal hak görülür. Böyle bir durumda insanlar da eşyalara dönüşür. Birbirleriyle ilişkileri de sahip olmacı bir karakter kazanır. Olumlu anlamıyla toplumsal bağlardan kurtulmak demek olan bireysellik olumsuz anlamda ele alınınca tüm enerjisini kendi başarısı uğrunda kullanmak hakkı haline dönüşmektedir. Böyle bir durumda da sahip olma duygusunun en önemli nesnesi olarak karşımıza kişinin kendi beni çıkmaktadır. Benliğimiz, bilgi ve beceri gibi gerçek özelliklerimiz ile bu gerçek özün çevresinde oluşturulan bazı düşünsel özelliklerin bir bütünleşmesi ve karışımıdır. İlişkide bulunduğumuz insanlardan söz ederken doktorum, dişçim, berberim, avukatım, manavım, terzim, düşünmekten bahsederken düşüncelerim, duygularım gibi ifadelerde sahip olunabilir mülkiyetin bir parçası gibi gösterilmektedir.
5-Sahip olmak ihtiyacını destekleyen bir diğer etmen biyolojik kökenli bir istek olan yaşamak, yaşamda kalmak arzusudur. Bedenimiz bizim ruhsal durumumuzdan bağımsız olarak sürekli biçimde “ölümsüzlük” arzusu ile doludur. Ama deneyim sonucu ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz için ölümsüzlük imajını yaratacak bazı semboller ve değerler arayarak bir çözüm bulma çabasına yöneliriz. Antik tarih kitaplarının dip notlarında yer almayı garantileyecek şöhret, tanınmışlık veya adının kötüye çıkması gibi özellikler ölümsüzlüğün kanıtları sayılıyor. Belki de “sahip olmak” güdüsünün böylesine güçlü olmasının nedeni, ölümsüzlük duygusunu tatmin etme konusundaki etkinliğidir. “Kendimi” sahip olduğum şeylerden oluşan bir bütünlük olarak kabul edersem, onların yok olmazlığı, benim ölümsüzlüğümü sağlayacaktır.
6-Özel mülkiyet kavramının karakterinde gizli olan biz özellik. Sahip olmacı davranışta en önemli şey sahip olmak, en büyük hak ise sahip olunanı saklamak, kendinin kılmaktır. Elde olanı tutmak eğilimindeki bu güdü diğer bütün isteklerin ve güdülerin önüne geçer, sahip olunanın yararlı bir biçimde kullanılmasını bile engeller. Böyle bir davranış Buddhizm’deki ihtiras, Yahudilik ve Hristiyanlıktaki açgözlülükle eşanlamlıdır ve her şeyi kişinin egemenliği altındaki ölü ve cansız nesnelere dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.

  Herhangi bir şeye sonsuza dek sahip olmak düşüncesi, değişmez ve zedelenmez maddelere bağlı olan bir hayaldir. İnsan her şeye sahip gözükse de gerçekte hiçbir şeye sahip değildir. “Ben o şeye sahibim” cümlesi bir de o nesneye sahip olmak açısından giderek ben’in (öznenin) açıklanmasına yarar. Bu durumda “ben” sözcüğü özne olmaktan çıkar ve “ben”, “ sahip olduğum o şey” ile özdeşleşir. Böylece sahip olunan şey ya da mülkiyeti altındaki nesne, benim kişiliğimi ve karakterimi biçimlemiş olur.

  Sahip olmak ilkesinde kişi ile onun sahip olduğu şeyler arasında canlı bir ilişki yoktur. Hem kişi hem o şeyler birer nesnedirler ve kişi o şeyleri kendi denetimi altına alma olanağını bulduğu için de o şeylere sahip olmuştur. Sahip olmak davranış biçimi özneler ve nesneler arasındaki canlı ilişkiyi ölü bir ilişki haline getirir ve hem nesneler hem de özneleri birer “şey” yapar.

  Sahip olmak kökenli davranış biçimi mülkiyet ve kazanç temellerine bağlı olduğu için iktidara ulaşmak hatta ona bağımlı olmak tutkusundadır. Bir canlının egemenlik altına alınıp denetlenebilmesi ise, onun isteklerini kıracak bir şiddet kullanılmasını gerektirir. Özel mülkiyet de mallarımızı bizden almak isteyenlere karşı koruyabilmemiz için yine belirli bir gücü ve iktidarı şart koşar. Sahip olmak eğilimindeki bir insan mutluluğu başkalarına üstün olmakta, gücünün bilincine varmakta ve son aşamada fethetme, soyma ve öldürme yeteneklerinde bulmaktadır.

  İnsan yaşayabilmek için sahip olmak, onları saklamak, onlara bakıp beslemek ve onları kullanmak zorundadır. Bedenimiz, yiyeceklerimiz, evimiz, elbiselerimiz ve temel ihtiyaçlarımız için gereken araç ve gereçler işte bu türdedir. Böylesi bir sahip olmak insanın varlığından doğan ve normal bir olaydır. İnsanın varlığını ve yaşamının sürdürebilmesi için gereken ve akılcı bir güdü olan bu tür sahip olmak şimdiye dek sözünü ettiğimiz karakter yapısının sonucu olarak doğan sahip olmaktan çok farklıdır. Nesnelere (ya da insanlara) sahip olmak onları elde edip, kendi egemenliğine almak ve saklamak türündeki bu tutku, insanın doğumuyla birlikte onda var olan bir duygu değildir. Böyle ihtiraslar, toplumsal gelişmelerin ve koşulların insan türü üzerinde etkili olması sonucunda ortaya çıkar. Yaşam gerekliliğinden doğan sahip olmak, olmak ilkesiyle çelişmez.

  Son olarak sahip olma anlayışının bir tezahürü olan hatta belki en önemli tezahürü olan tüketimden de söz etmeliyiz. Tüketmek en önemli sahip olma biçimidir. Tüketilen şeyin kişiden geri alınması imkânsızdır. Aynı zamanda tükettiklerimiz, birilerinin haset ettiği, düşmanlık ettiği, elde etmek için tuzaklar kurduğu nesneler olmaktan çıktığı için korkumuzu da azaltmaya yarıyor. Zira sahip olduklarımızın bizde ortaya çıkardığı böyle bir korku da var. Her tüketilen şey, tükendiği anda kişiyi tatmin edemez olduğu için de insanlar yeniden ve daha fazla tüketime yönelmek zorunda kalmaktadırlar.

                                                      OLMAK

 Sahip olmak, eşyayla, nesnelerle alakasından ötürü görmek, tutmak ve tanımlamak kolay olduğu için hakkında bildiklerimiz daha çoktur. “Olmak”sa içsel bir süreç olduğu için tanımlanması daha zor hatta imkânsız bir durumdur. Kişiliğimizin dışa yansıyan yanlarını tanımlamak ne kadar kolay ve mümkünse, içte kalan yanlarını tanımlamak da o kadar zor ve imkânsızdır.

  İslâmî anlamda olmak konusu daha çok tasavvuf tarafından ele alınmıştır. Bilmek, bulmak ve olmak. Taalluk, tahalluk ve tahakkuk. Cenab-ı Hakk’ın esması, olma’nın ufkudur. Esmâ’yı eihsâ demek inanarak ve sürekli tekrarlayarak taalluk (bilmek) demektir. Esmânın gereği olan hususlara devam etmek tahalluk (bulmak, ahlâklanmak) ve esmanın her birinin hakikatlerine erişmek ve bizzat ondan ibaret hâle gelmek onunla tahakkuk (olmak) tur.

  Olmak süreci zahirî olmadığı, içsel bir süreç olduğu için takip edilmesi zor bir süreçtir. Olma’yı davranışlarla takip etmek çok isabetli bulunmamıştır. Zira davranışlar bir dereceye kadar kişinin gerçek olmuşluğunu yansıtırlar. Ama davranışlar, fark edilirler. Onu fark edecek olanların baskısı, onlardan beklentiler, politik kaygılar da davranışlar üzerinde, karakterin belirleyiciliği gibi belirleyici olurlar. Amaçlara ulaşmak için takılıp kullanılan maskeler olabilirler.

  Tasavvuf’ta olmak, nefs mertebelerini katetmekle gerçekleşir. Elbette, katedilen her mertebenin tezahürü insanda “davranışlar” olacaktır. Ama yukarıda söylediğimiz de - amaçlara ulaşmak için maske olmak gerçeği – gözden uzak tutulmamalıdır. Buradan hareketle olmak için bir harekete sülûk eden dervişin olma süreci – ki nefs mertebelerini katetme sürecide rüyalarıyla takip edilir. Zira rüyalar görenin iradesi dışında gösterilen şeylerdir. Bunlar içsel olarak kişinin bulunduğu “olma” derecesini davranışlardan daha isabetli şekilde yansıtırlar. Bununla davranışlar hiç dikkate alınmaz dediğimiz zannedilmesin. Elbette “olma”yı gerçekleştirmiş bir insandan kâmil davranışlar göstermesi beklenir ve öyle de olmalıdır.

 Olmak için katedilmesi gereken 7 nefs mertebesi vardır:

1.MERTEBE: Nefs-i emmâre: 12 kötü huydan teşekkül eder: Küfür, şirk, gaflet, cehalet, günahlara dalmak, kibir, hırs, cimrilik, gazap, haset, kin, şehvet. Rüyadaki alâmetleri: Domuz haramla meşguliyetine, fil kibrine, köpek gadabına, yılan eza ve cefasına, fare sû-i zannına, katır emre itaatsizliğine işaret sayılır. Bit, pire, merkep, kaplan, kurt, ayı, pars, karınca, maymun, tilki, eşekarısı, sarıcaarı, kedi bu halin sembolleridir. İçki, sigara, nargile, meyhane, kahvehane, çöplük, oyun aletleri, çalgılar, meyvesiz ağaç, alevsiz ateş, duman, siyah renk… gibi varlıklar.

2.MERTEBE: Nefs-i levvâme: 12 kötü huydan küfür ve şirkten kurtarmış, diğerlerinden kurtulamamıştır. Bunun huylarından olarak ayrıca şu 9 husus zikredilir: Fısk, cehalet, ucub, uykuyu sevmek, yeme ve içmeye düşkünlük, hırs, nedamet, giyim ve süse merak, geçimsiz olmak. Rüyadaki alâmetleri: Koyun, keçi ve sığır menfaat, balık helal kazanç, tavuk, güvercin, eti yenilen kuşlar helale harîs olmak, arslan dinde salabet veya nefsin galebesi, bal arısı güzel ahlâk kazanmak, yeni elbise giymek amel-i Salih, yanmayan mumlar, fırınlar gaflet, meyvalı ağaçlar, yeşil çayırlar, olmuş meyvalar amel-i Salih sembolüdür. Şüpheli şeyler ve mekruhlardan her ne görülürse nefs-i levvâmeye uygunluk sıfatıdır.

3.MERTEBE: Nefs-i mülhime: Müminlerden bilen insanların nefsidir denilmiştir. Huyları şunlardır: İlim, tevâzu, tevbe, sabır, şükür, cömertlik, kanaat, tahammüldür. Acıcık gevşeklik alta düşmeye sebep olur. Rüyadaki alâmetleri: Şeytana uymak, cahil hallerine meyil, çıplak amelsizlik, eşkıya nefsin tuğyanına, köselik sünneti terke, Müslüman olmayanlar dünyaya meyle, ehl-i sünnetten başkaları namazlarda tembelliğe işarettir. Kız çocuğu dünyaya meyle, oğlan amel-i salihe, abdest ve gusül günahlardan temizlenmeye, hayır hasenat ruhun nefse galebesine işarettir.

4.MERTEBE: Nefs-i mutmaine: Rahat, sükünet ve huzuru bu mertebeye eriştiğinde bulur. Altı güzel sıfatı vardır: Amel, tevekkül, açlık, ibadet, tefekkür. Rüyadaki alâmetleri: ;Kur’an-ı Kerim tasfiye-i kalbe, evliya dinde kuvvet, padişah vücuda tasarruf, Salih insanlar evamire ittiba, mescidler kalbin temizliğine, mevsiminin dışında ağaçtan ham meyva koparmak ihlasa meyle, mevsiminde olursa ihlassızlığa alâmettir.

5.MERTEBE: Nefs-i Râdıye: Evliyanın nefisleridir. Bu mertebede bulunanların huyları şunlardır: İhlâs, boş sözleri terk, daimî zikir, zühd, vera ve kerametler. Rüyadaki alâmetleri: Melekler, huriler, cennet, cehennem, Kevser şarabı aklın kemâline ve marifet-i ilâhiyeyi tahsile, suları yüzüp geçmek, havalarda uçmak, gemiye binip geçmek yüksek ahiret derecelerine nail olmak alametidir.

6.MERTEBE: Nefs-i mardiyye: Allah’ın kulundan razı, kulun da kendisinden razı olduğu mertebe. Ariflerin bulunduğu makamdır. Bunların özellikleri: Masivayı terk, mahlukata lütufla muamele, takkarüb-i ilallah, yaratılmışları tefekkür, taksimat-ı ilâhiyeye rıza, marifetullah kesbi. Rüyadaki alâmetleri: Yedi kat gökler, ay, güneş, yıldız, yıldırım, yanan mum ve kandiller, dağlar ve buralarda yalnız bulunmak bu mertebeye işarettir.

7.MERTEBE: Nefs-i kâmile: Bütün vücut nur olur. Bu peygamberlik makamıdır. Tavsifi mümkün değildir.

  Olmak, hiçbir şeyi elde etmeye, kendine ait hale getirmeye, onlara egemen olmaya çalışmamak. Heva ve heveslere bağlılıktan, tutkulara, eşyaya, varlığa bağımlılıktan kurtulmak. Tam anlamıyla varlıklardan ve tutkulardan özgürleşmek, sadece Allah’a bağlanmaktır.

  Olmak, Cenab-ı Hakk’ın sahip olduğu vasıflar üzre bulunmaktır. O vasıflara insanî ölçüde ulaşmaya çalışmaktır. Allah’ın kendisine nasıl muamelede bulunmasını istiyorsa varlıklara öyle muamelede bulunmaktır. Bunu ahlâk haline getirmektir.

  Bencillikten, açgözlülükten, arzulardan, tutkulardan, mülkiyet sevdasından kurtulmaya çabalamaktır. Bunlar sahip olmacı ve dolayısıyla da çürütücü, alçaltıcı davranışlardır.

  Önemli olanın neye ve nelere sahip olduğumuz değildir, ne olduğumuzdur diye bilmektir. Hayatın siklet merkezi “iyi olmak” olmalıdır. İnsanı harekete geçiren ruh, davranışları yönlendiren karakter “olmak”la ilgili öğelerdir.

  İnsanî yeteneklerin, zenginliklerin verimli bir biçimde değerlendirilip kullanılması, geliştirilmesi demektir. Benliğin dar sınırlarını aşıp “diğerleriyle” işbirliğine girmek, onlara vermek demektir. Bu tam anlamıyla bir aktivitedir.

   Olmak, ben tutkusundan, her şeyi kendi benliğimiz ve çıkarlarımız açısından değerlendirmekten sıyrılmaktır. İnsanları “olmak”tan engelleyen şey, sahip oldukları nesneler olmadan ilerleyip başarılı olamayacakları şeklinde yanlış inançtır. Bu inancın yanlışlığını Allah, bütün geçmiş helâklerle göstermiştir: “Sahip olduklarınız, olmanızı engelliyor.”

 Şimdi “olmak” ve “sahip olmak” anlayışının bazı eylemlerimizde kendisini nasıl yansıttığını görmeye çalışalım.

 ÖĞRENMEK: Sahip olmacı anlayışta öğrenmemiz gereken bilgiler, sahip olacağımız nesnelere dönüşmüştür. Satın alabiliriz. Öğrenmekten maksat sınavda başarılı olmaktır. Dersi dinlerken maksat, anlatılanı saklayıp tutabilmektir. Bunun için de ezberlemek ve yazıya geçirmek gerekir. Artık yazı hafızamızın yerine geçmiştir. Öğrendikleri düşünce dünyalarının bir parçası haline gelmez, kişisel gelişmelerine katkıda bulunmaz. Düşünce tembelliğimiz, yeni düşüncelere karşı savunmacı yaklaşır. Her yeni düşünce dünyamızı tekrar kurmamıza yol açar. Buna cesaret edemeyiz. Ezberleriz: Arı kovanına girmiş yabancı maddeyi dışarı atamazsa, izole eder. Biz de ezberleyerek davranışlarımız-a etkisini engelleriz.

  Olmak anlayışına sahip öğrenci, anlatılanları not etmekle kalmaz, dinler. Dinledikleri ile kendi bildikleri arasında anında ilgiler kurarak kendi düşüncelerini geliştirmeye uğraşır. Dinledikten sonra, önceki halinden farklı şekilde değişmiştir. Bu türden bir tepki alabilmek için dersin konusunun ilgi çekici olması veya kılınması ve iyi sunulması gerekmektedir.

  Bilgileri yazıya geçirmek biraz da bilgiye sahip olmak içindir. Yazıya geçirilen bilgi nesneleştirilir. Dinlemek yorar, yazıya dökmek hem kolay gelir hem de alınıp satılabilecek şekilde nesneleştirilmiş olur.

  HATIRLAMAK: Bilgileri yazarak saklamanın hatırlama yeteneğimiz zayıflattığı bir gerçektir. Hatırlamayı istediğimiz bilgileri, düşünceleri kâğıda dökmekle, ileride sahip olunacak birer bilgi verisine dönüştürmüş oluruz. Beynimize kazıyıp “olmak”ta kullanmak yerine bunu tercih ederiz. Yazmakla artık onlara kaybolmaz bir biçimde sahip olmuş oluruz. Ama kendi kişiliğimize onunla bir yol vermediğimizden ve bizdeki etkisi derin olmadığından yazılı kâğıdın kaybolması ile hatırlama da yok olacaktır. Kaybolan sadece notlarımız olmaz, böylece hatırlama yeteneğimiz de bizi terk etmiş olur.

  OKUMAK: Okuma sırasında neyin okunduğu oldukça önemlidir. Bizim “olma” sürecimize katkıda bulunacak kitapları okumamız gerekir. Okuduklarımız yeni bilgiler edinmemize, insan hakkında görüşlerimizin derinleşmesine, okumadan önceki “ben”den farklı bir “ben”e sahip olmamıza sebep olabilmelidir.

  Okullarda her öğrenciden okuduğu kitabın ana fikrini ve anlatmak istediği şeylerin bir özetini çıkarabilecek biçimde okuması öğretilir. Kitapta anlatılanları aslına yakın şekilde tekrarlayabilenler başarılı kabul edilir. Bu durumu ile öğrenci iyi bir müze rehberi gibidir. Halbuki öğrencinin kitapta yazılanları tartışmak, bilgileri kendine mal etmek veya etmemek gibi bir sonuca ulaşması beklenir. Gerçekten yeni olan düşüncelerini, ne zaman aklını ve kalbini kullanarak, ne zaman da alışkanlıklarından kaynaklanarak konuştuğunu, ne zaman söz gevezeliğine kaçtığını bilerek okumak gerekir.

  OTORİTE UYGULAMASI:  Otoriteye sahip olmak yönetme gücüne sahip olmak, otoriter olmaksa liyakat ve ehliyet sahibi olmak demektir. Liyakat ve ehliyet sahibi kişi hiçbir şey söylemeden, ne istediğini insanlara gösterir. Makam mevki sahibi birinin çevresine yayacağı otorite etkisi tehdit ve rüşvete bağlıdır.

  Olmak kaynaklı otoriteye insanlar isteklidirler, itiraz etmezler, ihtiyaçları da vardır. İstediklerini kendileri gerçekleştirememiş, elde edememiş insanların zorlamaları isyana sebep olur.

  İnsanı liyakat sahibi kılıp yetki veren özellikler önemini yitirdiğinde otorite yabancılaşması durumu ortaya çıkmaktadır. Böylelikle de üstün değerler taşıyanlar yerine yetki, üniformaya veya ünvana sahip olanlara geçmektedir.

  BİLMEK: Ben bilgiye sahibim ile ben biliyorum deyişleri arasında fark vardır. Bilgiye sahip olmak kullanılabilir bilgi kazanılması ve mülkiyetinin o kişi olması demektir. Bilmek ise fonksiyoneldir ve üretici düşünce sürecinin bir parçasıdır.

  Büyük düşünürlere göre bilmek sağlıklı insan aklı ile algılanan gerçeklerin hiç de güvenilir olmadığını anlamakla başlar. Çünkü insanların doğru ve şüphe edilmez olarak gördükleri şeylerden çoğu içinde yaşadıkları toplum ve sosyal çevrenin onlar üzerindeki etki ve başkasından oluşan hayaller ve yanılgılardır. Bilmek işte bu hayallerin kırılması ile yeni biri hayal kırıklığı yaşamakla başlar. Her şeyi en iyi bilenin kendisi olduğunu iddia eden Hz. Musa’nın Hızır karşısında yaşadığı hayal kırıklığı gibi.

  Bilmek yüzeyden köklere inmek, nedenleri araştırmak ve gerçeği tüm açıklığı ile görmek demektir. Bizim gördüğümüz gerçeğin tümü değildir.

  Olmak ilkesine göre en üst amaç iyi bilmek, daha derinlemesine bilmek; sahip olmak ilkesine göre ise daha çok bilmek olarak belirir. Eğitim sistemimiz insanlara bilgiye sahip olmayı öğretmektedir. Sahip olunacak bilgi düzeyinin de o insanın gelecekte sahip olması beklenen mülkiyetin veya sosyal prestijin düzeyiyle eşdeğer olmasına dikkat edilmeye çalışılmaktadır. Sahip olmaları gereken asgari bilgi işlerini görmeleri için onlara yeterli olan bilgi düzeyi ile sınırlandırılır. Buna ek olarak da herkes, kendini değerli bulmak duygusunu sağlayacak ve sosyal prestijini güçlendirecek bir lüks bilgi paketine (genel kültür) sahip olmak zorundadır.

  SEVMEK: Sevgiye maddesel bir nesne olmadığı için sahip olunamaz. Gerçekte var olan sevme eylemidir. Sevmek yaratıcı bir etkinliktir. Bir şeye ilgi duymayı, onu tanımak istemeyi, onu anlamayı, doğrulamayı, onun yanındayken sevinç duyabilmeyi doğurur. Sevmek eylemi sevilen insanı hem de seveni canlandıran, yenileyen, hareketlendiren bir süreçtir.

  Sahip olmak türünde ele alındığında kendinin kılmak denetimi altında tutmak anlamına gelecek ve böylece de canlandırmak, hareketlendirmek yerine boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Aşk denilen şey sevme beceriksizliğini, sevememeyi gizleyen bir maskedir. İlk dönemlerinde her iki taraf da diğerinden emin olamadığı için dikkatlidir ve diğerinin kalbini kazanabilmeye çalışır. Canlı, hareketli, ilgi çekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı için güzeldirler. İkisi de birbirlerine sahip olamadıklarından enerjilerini olmaya, yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yöneltmişlerdir. Bu durum çoğu kez evlilikten sonra değişiverir. Evlilik sözleşmesiyle eşler birbirlerinin bedenleri, duyguları ve ilgi alanları üzerinde hak sahibi olurlar. Artık kazanılması gereken kimse yoktur. Çünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne, bir mülkiyet olmuştur. İki taraf da sevgiye değer olmaya, sevgiyi canlandırmaya çaba göstermemeye başlayınca her şey can sıkıcı olur ve güzellikler yitirilir. Sevgiye sahip olabileceklerini sanma hataları, onların birbirlerini sevmelerine engel olup, sevgiyi yok etmiştir. İşler bu düzeye gelince çiftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine sahip oldukları ortak şeylere yönelirler. Para, toplumsal yer, ev, çocuklar gibi konular sevginin yerini alır ve sevgiyle başlayan bir evlilik böylece çoğu kez dostane bir mülkiyet ortaklığına dönüşür.

  GÜVENMEK: Eğer insan yalnızca sahip olduğu şeylerden ibaretse onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Olmak kavramında, sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim emlak tarafında belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Sahip olmak durumunda insanın sahip olduğu şeyler kullanım sonucunda azalırken, olmak’ta kullanım ve uygulamanın artması, kullanılan şeyin fazlalaşmasına yol açar. Akıl, sevgi, zihinsel ve sanatsal yaratışlar, yani insanların tüm temek yetenekleri, kullandıkça gelişir ve güzelleşirler. Verilen şey yitirilmez, tam tersine sıkı sıkıya tutulan şeylerdir yiten ve yok olanlar.

  DAYANIŞMA-UZLAŞMAZLIK: Sahip olmak ilkesine göre kurulan ilişkilerde düşmanlık, uzlaşmazlık ve korku duyguları egemendir. Sahip olmak biçimindeki ilişkilerde uzlaşmazlık olması bu duygunu doğasından ileri gelir. Kişiliğimin en temel özelliği sahip olmasa eğer yeni ben sahip olduklarımın toplamıysam yalnızca, bu duygunun beni çok, daha çok, en fazla şeyi elde etmek ihtirasına sürüklemesi doğaldır. Başka bir deyişle açgözlülük sahip olmak duygusunun doğal bir sonucudur.

  Sahip olmak güdüsü ile onun bir uzantısı olan açgözlülüğün insanlar arasında düşmanlık duygularının gelişmesine ve savaşlara yol açtığı düşüncesi hem uluslar hem de bireyler açısından doğrudur. Sınırsız ihtiyaçlara en yüksek üretim gücü bile yetişemez. Böyle bir durumda başkalarından fazla şeylere sahip olma fantazisi hiç giderilemeyeceği için mücadele kaçınılmaz olacaktır.

  SEVİNÇ: İnsanın az mükemmellikten çok mükemmelliğe ilerleyişi ve geçişi, üzüntü ise çok mükemmellikten az mükemmelliğe doğru gerileyişidir. Bizi insan doğasının örnek özelliklerine ulaştırmaya yarayacak her şey iyi, bizi bu mükemmel kişilikten uzaklaştıran her şey de kötüdür. Sevinç iyidir, üzüntü kötüdür. Sevinç erdem, üzüntü ise günahtır. Kısaca sevinç insanın kendini gerçekleştirme süreci içinde hedefine yaklaştıkça duyduğu ve hissettiği bir duygudur diyebiliriz.

  Hoşnut olmakla sevinç karıştırılır birbirine. Hoşnutluk, bir arzunun aktif bir çaba gerekmeden (yani canlılığa gerek duymadan) tatmin edilmesi olarak açıklamak mümkündür. Böyle bir hoşnut oluş çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Toplumsal bir başarıya ulaşmak, çok para kazanmak, piyangodan para çıkması, cinsel haz, dilediğince yemek yemek, içki veya uyuşturucu kullanmak ya da trans haline geçmeyle elde edilen ruh halleri, sadist arzularını tatmin etme olanağı bulmak, öldürmek ya da canlı şeylere zarar verme tutkusu gibi durumlarda bir hoşnutluktan söz edilebilir.

  İstenilen amaca ulaşıldığından kişi bir heyecan ya da yoğun bir tatmin duyar ve doruğa eriştiğine inanır. Ama neyin doruğuna? Belki bir heyecanın, bir tatminin ya da bir trans durumunun doruğuna ulaştığını sanmaktır bu. İnsanı bu duruma iten tutkular her ne kadar insana özgü olsalar da patolojik kökenli tutkulardır. İnsan doğasına ters olan tutkular, insanların sorunlarına onlara uygun çözümler getirerek, bireyleri güçlendirmek ve geliştirmek yerine, kişilerin er veya geç eksik ve yetersiz kalmalarına yol açarlar. Radikal hedonistlerin (hazcıların) hep yeniden doğan arzularını tatmin çabaları, onlara okşanma veya gıdıklanma olayının çeşitli derecelerdeki hoşnutluklarını getirir belki. Ama hiçbir zaman içlerinin tam bir sevinçle dolmasını sağlayamaz. Yaşamın sevinçle dolamaması, yani doyumsuzluk sürekli olarak yeni ve daha iç gıcıklayıcı tahrikler aramaya ve bunalıma iter. Eğlence veya sinirsel uyarıcılardan gelen haz doruk noktası aşıldıktan sonra, arkalarında bir boşluk ve bir üzüntü bırakırlar. Çünkü maddesel tatminler duygusal heyecanlara hiçbir zaman ulaşamazlar ve bu sürekli bir hayal kırıklığı getirir kişiye. Sevgi olmaksızın fiziksel ilişkilerden sevinç duymak mümkün değildir. İnsan olunmadan insanın üstüne atlamak mümkün değildir.

  ÖLÜMDEN KORKMAK:  Yaşama sıkı sıkıya bağlanmak ve onu sahip olunacak bir şeymiş gibi görmemek gerek. Epikür, yaşadığımız sürece ölüm bizi ilgilendirmez. Çünkü yanımızda değildir. O geldiğinde ise yine üzülmemeli, çünkü o zaman da biz yokuz, derken bu noktayı belirtmek istiyordu. Ölmeden önce duyulacak acı ve ağrılardan korkmak mümkündür belki, ancak bunu ölüm korkusu olarak niteleyemeyiz. Yaşamı sahip olunacak bir mal gibi gören insanın ölümden korkmasını akıl dışı bir davranış olarak karşılamamak gerek. Bu duyulan korku ölümden değil, sahip olduğumuz şeyleri bedeni, malı, mülkü, benliği yitirmekten dolayıdır ve hiçbir şeye sahip olamayacağımız bir uçuruma, yok olmaya sürüklenmekten korkmaktır. Sahip olmak anlayışına bağlı olduğumuz oranda ölümden korkarız ve bunun akılcı bir açıklamasını da bulamayız. Sahip olmak tutkusundan ve ben merkezcil bir yaşam anlayışından sıyrıldığı oranda kişi ölümden korkmayacaktır. Çünkü ölümle yitireceği bir şey yoktur.

  FEDAKÂRLIK, PAYLAŞMAK, VERMEK: Gerçek şu ki insanın doğasında hem sahip olmak, hem de olmak eğilimleri birlikte bulunurlar. Ayrıca yaşamda kalma güdüsü de sahip olmak güdüsünü, duygusunu biraz güçlendirir. Ama yine de bencillik ile tembelliğin insandaki başat özellikler oldukları fikri yanlıştır. Çünkü insanlarda doğumla birlikte getirilen ve en derince yatan istek olmak eğilimidir. Yeteneklerimize bir görüntü vermek, aktif olmak, başka insanlara ilgi duymak ve benlik kafesinin kapılarını açmak olmak eğiliminin göstergeleridir. Karşılık beklemeden vermek, bir şeyler hediye etmeye (karşılıksız kan vermeye, yaşamını bir diğer kimseninkini kurtarabilmek için feda etmeye) hazır olmak o kişinin gerçekten sevgi dolu olduğunun bir kanıtıdır. Gerçek sevgi sevebilme yeteneğini ve başkalarına bir şeyler verebilme yatkınlığını geliştirir. Bir kişiyi sevmek onun kişiliğinde tüm dünyayı sevmek demektir.

  Başka insanlarla bir olmak ve bunu yaşamak, insan türünün varoluşu ile birlikte doğan, insancıl bir arzudur ve insan davranışlarını belirleyen en güçlü güdülerden bir tanesidir.
Başkalarıyla bir olmak ihtiyacı hem sadizm ya da zarar vericilik gibi en kalitesiz davranışlarda hem de bir fikir inançta dayanışma gibi en olumlu eylemlerde ortaya çıkmakta, kendini göstermektedir. Bu duygu aynı zamanda uyum gösterme endişesi ve ihtiyacının da ana nedenidir. Çünkü yalnızlık ve çevre tarafından dışa itilmek korkusu ölüm korkusundan bile büyüktür insanlarda. Bir toplumsal sistemi değerlendirirken toplumsal sistemin üyelerine nasıl bir olmak yaşantısı ve dayanışma önerisi getirdiğini de sosyo ekonomik yapısının koşullarının bunların gerçekleştirilmesine olanak verip vermediğini iyi incelemek gerekir.

  Bütün anlattıklarımız bizi şu sonuca götürüyor. İnsanda iki tür eğilim vardır. Bunlardan birincisi biyolojik olarak yaşamda kalma ve yaşama arzusuna bağlı olup ondan güç bulan sahip olmak güdüsü, ikincisi ise insan varoluşunun gereklerinden, özellikle yalnızlık ve terk edilmişlik duygusundan kurtulabilmek için başka insanlarla bir olmak ihtiyacından doğan olmak güdüsüdür. “Olumsuz güdüleri destekleyip beslemediğimiz sürece olumlu güçler gelişip filiz vereceklerdir.”

  İnsan türünün varoluşundan kaynaklanan koşulları göz önünde tutarsak vermek, paylaşmak ve fedakârlık yapmak duygularının böylesine yaygın ve yoğun olması bizi şaşırtmaz. Asıl şaşırtıcı olan bu büyük ihtiyacın nasıl bastırıldığı ve bireysel çıkarı öne alan endüstri toplumlarında (ve ona benzer birçok kültürde) dayanışma duygusunun nasıl ikinci plana itildiğidir. Bunun açıklamasını da yine bir olmak ihtiyacı ile yapmaktan başka yol yoktur. Ama insanların neden yanlışa yöneldiklerini en iyi bu duygu ile açıklayabiliriz. Kazanç-kâr-mülkiyet temelleri üzerine kurulu bir toplumun sahip olmak eğiliminde bir sosyal karakter yaratacağı kesindir. Bu davranış biçiminin yaygınlaşıp çoğunluk tarafından kabul edilir olmasından sonra, toplum dışına atılmaktan ve yalnız kalmaktan korkan bireyler, çoğunluğa uymak zorunda hissetmektedirler kendilerini. İnsanları etkilemek için tek (ya da en iyi) çarenin onlara rüşvet vermek olmadığını anlayabilmek (ki yöneticiler insanları motive etmenin tek yolunun maddesel çıkarlardan geçtiğini, mükâfatlandırmadan geçtiğini düşünüyorlar) temelden değişmemiş bir sosyo ekonomik yapıya ve tümden yenileşmiş bir insan anlayışına dayanıyor.

  Bu sahip olmak ve olmak konusu, bazen iktibas, bazen değiştirilerek, bazen esinlenerek, örnek alınarak, ilham kaynağı kabul edilerek Eric Fromm’un Sahip olmak Ya da Olmak, Arıtan Yayınevi, 1990; Jean Baudrilland, Tüketim Toplumu, Ayrıntı, 1997; Mehmed Zahid Kotku, Nefsin Terbiyesi, Seha Neşriyat, 1983; Jean M. Twenge, Ben nesli Kaknüs Psikoloji, 2009 adlı eserlerden faydalanarak hazırlanmıştır.

Ana sayfa