Hadis Dersleri- 2

HADİS DERSLERİ II

Bugün, sahih-i Müslim’de yer alan bir hadisi işleyeceğiz. Önce sünnetle ilgili konuşmak istiyorum. Sünnet dediğimiz kavram, Aleyhisselatu vesselam efendimizin sorunları çözme biçimidir.  Buyruklarıyla ya da bizzat fiilen -ki ister kendine ister topluma ait ihtiyaçlar olsun- o sorunu çözmeye çalışıyor. İnsanların dinlerini yaşamada karşılaştıkları zorluklar mesela ezan; namaz vakti insanlar için sorun oluşturuyor; insanlara namaz vaktinin ilanını açıyor, herkes farklı bir öneri de bulunuyor. Bir kısmı ateş yakalım diyor. Efendimiz bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyor ve bu sünneti oluşturuyor. Veya Efendimiz tek başına namaz kılarken, tekbirleri açıktan söylemiyor ama cemaat olduklarında cemaatin imamın hareketlerini takip edebilmesi ve gözlerin de secdenin dışına taşmaması için açıktan söylemeyi seçiyor. Sünnet efendimizin buyrukları ve eylemleridir. Bunlar bize aktarılırken mana yönüyle de aktarılır. Yani, efendimizin ağzından çıktığı gibi aktarılmamış olabilir. Lafızlar bu nedenle geçerliliğini yitirir. Lafza bağlılık önemini yitirir. Diğer açıdan, toplumsal ihtiyaçlar değişmektedir. O zaman mescidi nebevi de beş yüz kişi namaz kılarken, şimdi bir milyon kişi kılar. Buradan bakınca beş yüz kişinin ihtiyacı ile bir milyon kişinin ihtiyacı aynı değildir. Bu nedenle lafza bağımlı kalmak, sorunu çözme yolunu tıkar. O zaman hoparlör yoktu, zaten ses yayılıyordu. Oysa şimdi bu ihtiyaçtır. Lafızcılık, özellikle sünnette lafızcılık doğru değildir. Peygamberimizin o günkü ihtiyaçları karşılama biçimi bugün için geçerli olmayabilir de. Mesela mescidi nebevidesiniz. Namaz vaktini bekliyorsunuz, teravihe başlıyorsunuz, herkes imama uyuyor, kaçıncı rekâtta olduğunuzu saymazsınız, imama uyarsınız.  Vitirle teravih arasında üç defa çekilen salâvat bu ihtiyacı gidermek içindir. Bu sayede neyi kıldığımızı veya hangi rekâta başlayacağımızı biliriz.  Peygamberimize salatu selam getirmek sünnettir. Bu sünnet, insanların bilme ihtiyacını karşılama amacıyla kullanmış. Büyük bir cemaat; beş yüz bin kişilik bunların bu ihtiyacını gidermek zorundasın. Lafızcılık yaparsan, hayatı o zamanki beş yüz kişilik topluluğun ihtiyaçlarına indirgemeye çalışıyor olursun ki bu da doğru olmaz.

Sahabenin bir kere yaptığı şey, bizler için ihtiyaç olmuştur ve sünnet haline getirebiliriz. Onun bir kere yapmış olduğu şey, her gün yapılabilir hale dönüştürülebilir. Sünneti bir de şöyle düşünün, Aleyhisselatü vesselam efendimizin davranışını gören kişi bunu kendi cümleleriyle bize aktarıyor. Buna Aleyhisselatü vesselam efendimiz söylemiş gibi bağlı kalamayız. Buna da dikkat etmek gerekiyor. Sünnetlerle bidatler arasında çok ince bir çizgi var. Bazıları her şeyi bidat olarak kabul edebiliyor.  Bazı yerlerde sahurda davul çalınmaz. Siz de bunu bidatle savaşıyor sanırsınız. Bunun geleneğe ve dine karşı bir hamle olduğunu göz ardı edersiniz. Başka bir örnek vermek gerekirse Afyonda Perşembe günü ikindi, akşam, yatsı ezanından sonra sala okunuyor. Bu yarının Cuma olduğunu haber vermek için bir alamettir. Üstelik birçok yerde ortadan kaldırılmış bir alamettir. Her ezan sonrası açıktan yasin okunuyor olsa bunun bidatle ne ilgisi olabilir ki? Bu o şehrin islami seviyesini gösteren bir şeydir. Belki minareden okunması bidat olabilir ama kuran okunması bidat değildir ki. Kabristanda kuran okunuyor, başka ne okunacaktı? Bidat diye ortadan semboller, alametler kalkınca ne olur iyi düşünmek lazım, korunması gerekenleri korumak lazım. Her şeyi bidat çerçevesinde değerlendirip reddetmek de matah bir şey değil. Hatta her şeyi bidat olarak kabul edip ‘Aleyhisselatü vesselam efendimiz zamanındaki gibi yaşamak zorundasınız’ baskısı,  hayatın ihtiyaçlarına karşı çıkmaktır. Bu zamanla hayatın elimizden kaymasına ve başkalarının hayatlarını hayat olarak benimsememize neden olabilir. Şuna da dikkat etmeliyiz. Peygamberimiz bir şeyi çözmüşse, artık çözmüştür, o denemiştir, yanlış yapmış olsaydı Allah düzeltirdi, demek ki o sünnet doğrudur. Ve bizim için de geçerli bir çözümdür. Lafızcılıkla bunu çok iyi ayırmak gerekir.

Gelelim dersimize; Aleyhisselatü vesselam efendimiz takip etmemiz gereken bir hususu ifade buyuruyorlar. Ebu Hureyre (ra) den rivayetle: “Hepsinde hayır bulunmakla birlikte, kuvvetli mümin, zayıf müminden daha hayırlıdır ve Allaha daha sevimlidir. Sen sana fayda veren şeyi elde etmeye çalış ve Allahtan yardım iste, güçsüzlük gösterme! Eğer sana bu takibin neticesinde herhangi bir şey isabet edecek olursa, sakın sen “şöyle yapsaydım, şöyle şöyle olurdu” deme. Fakat şöyle söyle; “bunu Allah takdir etti. O ne dilerse olur, Onun dilediği olur.” Zira keşke kelimesi şeytani amellere kapı açar.”

Peygamberimiz iki sınıf mümini karşılaştırıyor. İkisinde de hayır vardır ancak Allaha sevimli olan kuvvetli mümindir. O daha hayırlıdır buyuruyor. Güç maddi bir güç, bilgi ile ilgili bir güç, pazı gücü veya manevi bir güç olabilir ama onu zayıftan hayırlı kılan şey onun zayıfların yardımına koşabilecek güce sahip olmasıdır. Onu daha sevimli kılan bu özelliğidir. Zayıf kişi, ihtiyaçlarını kendi gücüyle gideremeyendir. Kuvvetli mümin de o ihtiyacı giderebilecek olandır. Mesela biz yangını söndürmeyi bilmeyiz, onu itfaiyeci yapar. Kuvvetli mümine kuvveti veren Allah’tır. Zengin sadece kendisi için zengin değildir. Güç, ona sadece kendisi için verilmemiştir. Ona ihtiyaçları olanlara koşması için verilmiştir. “Siz zayıflarınız dolayısıyla rızıklandırılırsınız.” Buyuruyor. Aleyhisselatü vesselam efendimiz.  Eğer güçsüzler görmezden gelinirse, Allah da nimetlerini onların elinden alır. Ben herkesin rızkına kefilim diyor Allah. Yardım eden insanlar, Allah’ın üstlendiği bu görevde O’na yardımcı olurlar çünkü Allahın rızkı vasıtalı ulaşır. Mesela ana babayla, ağabeyle veya beyle. Allahın seçtiği tarz budur. Teslim edilen, “hepsi benim” deyip de adreslerine dağıtmazsa Allah da ona vermez. Kuvvetli müminler zayıfların ihtiyaç duyduğu şeyler onlara ulaştırılsın diye kuvvetli kılınmışlardır. Bu açıdan müminler Sahip oldukları şeyleri kendine ait olarak görmemeli ve kendisinden bilmemelidirler. Bu zenginlikleri kendilerine ait sanmamalıdır ki daha hayırlı olsunlar.

Peygamberimize fakir müminler “zenginler tasaddukta bulunup bizi geçtiler” demişler, peygamberimiz de “siz de her namazdan sonra 33 er kere tespih çekin” demiş. Zenginlerde bunu yapmaya başlayınca fakir müminler yine aynı soruyu sorarlar ve o da “Bu, Allahın lutfudur” der. Allah dilediğine lutfeder. Toplum fakirlerinden dolayı rızıklandırılır. Güçlü olan onlardan dolayı güçlü kılındığını bilmelidir. Müminin Allahın ahlakına sahip olması gerekir. Kuvvetli olanların, zayıfları koruyup gözetmesi Allaha çok sevimli gelir. Zayıflarda toplumsal işleyişe dua ile katılırlar. Onlar duaları kabul olunan insanlardır. Allah onları dünyayla değil, ahiretle meşgul eder. Onların cennete girme ihtimali çok daha fazladır. Efendimizin duası: “Allahım! Senden hayırları işlemeyi, münkerleri terk etmeyi ve fakirleri sevdirmeni istiyorum. Beni bağışlamanı, bana rahmet etmeni, bir kavmi fitneye uğratacağın zaman beni fitneye düşmeksizin öldürmeni istiyorum. Seni sevmeyi, seni seveni sevmeyi ve senin sevgine yaklaştıracak ameli sevmeyi istiyorum” şeklindedir.  Şu noktaya dikkat edin! fakirliği istemiyor, fakirleri sevmeyi istiyor ki yardım edebilsin. Sevmeden yardım edemez. Fakire yardım etmemek için bir sürü bahane bulan insanlar var. O nedenle önce fakirleri sevebilmek gerekir.

Efendimiz Allahtan talep edilecek şeyler arasında iyi şeyler yapmayı, fakirleri sevmeyi ve bağışlanmayı sayıyor. Fakirleri sevmeyi önemli şeyler arasına koyuyor. Örneğin ihtiyaç sahibi bir insan, temiz olmayan ve kaba bir biçimde gelebilir ya da senin hoşuna gitmeyen vakitte gelebilir. Sevmediğin bir biçimde gelişte senin için hayır kapıları aralanabilir.  Ayrıca belki de senin sevdiğin şeyler hayırlı olmayabilir. Müminin sevmesi gereken şeyler Allahın sevdiği şeyler olmalıdır. Her türlü zorluğa rağmen O’nun sevdiklerini sevmen gerekir.

Hadisi şerifte Aleyhisselatü vesselam efendimiz “Sen sana fayda vereni elde etmeye çalış, çaba göster.” Buyuruyor. Sana fayda veren ifadesi yerine senin hoşuna giden ifadesini de kullanabilirdi. Ama insanın hoşuna giden şey, her zaman hayrına olan şey değildir. Hoşumuza giden şeyler bizim için zararlı olabilir. Mesela şeker, en kötü şeydir, ama hoşumuza gider. Ayette denildiği gibi hoşa gitme seviyesi, hayvanidir. Hz Ömer “insanın nefsinin arzu ettiklerini alması, israftır.” Der. Bir insan hoşlanmayı öncelerse, o onun için zararlı olabilir. O nedenle faydalı olan kavramını kullanmıştır efendimiz. Bazı şeyler sadece dünyada, bazıları sadece ahirette fayda verir.  Bazı şeyler de vardır ki hem dünya hem ahiret için faydalıdır. Öyle kullar vardır ki, “bana sadece dünyada hasene ver diye dua ederler ama öyle kullar da vardır ki hem dünyada hem ahirette hasene ver” diye dua ederler. Müminin tarzı bu olmalıdır. Hem dünyada fayda, hem de ahirette fayda istemelidir. Bu iki seçenekten birisini tercih etmek zorunda kalırsak, tercihimiz ahiret faydasından yana olmalıdır.

Mümin için kriter, ahirette fayda getireceğine inandığımız şeylerde hırs göstermemizdir. Onların arzuları, hırsları ahirete yönelik idi. Bazı ahlaki eylemler, insanı dünyada zarara uğratır ama ahirette yararla karşılaştırır. Belki de ahlaki eylemin ahlakiliği dünyada neyi feda ettiğimizle de ölçülür. Bu hususta yardım talep edeceğimiz yegâne güç de Allah’tır. Mümin, Allah’tan ahirette fayda kazandıracak eylemi seçerek onun kendisine ulaşacak yardımını kolaylaştırabilir. Sakın güçsüzlük göstermeyin! Engeller mutlaka çıkacaktır, engellere rağmen, senin için faydalı olduğuna inandığın o iş de gayret göstermen gerekir.

Ali imran suresinde  “Sen Allahtan gelen bir rahmet dolayısıyla onlara yumuşak davrandın, Eğer sen katı, kaba davranışlı olsaydın, senin etrafında kimse kalmazdı. Sen onları affet, onlar için bağışlanma talebinde bulun, iş konusunda da onlarla müşavere et, Allaha tevekkül et. Allah kendisine tevekkül edenleri sever. Hiçbir şekilde acizlik gösterme.” Buyruluyor. Bir işi yaparsınız, hem de dörtlük dörtlük yaparsınız, buna rağmen sonuç beklediğiniz gibi çıkmayabilir. Sizin tedbiriniz başkadır, Allahın takdiri başkadır. Tedbir duadır, kabul eder ya da etmez. Bu Allaha kalmıştır. Eşyada sebeplilik arızi bir özelliktir. Şöyle yaparsan muhakkak şöyle olur diye kesin kurallar yoktur. Allah dilerse olur.  İnsan dilediğinin halıkı değildir. Allah hem kendi isteğinin halıkıdır hem de bizim dileğimizin halıkıdır. Biz dileğimizi eylemlerimizle ve dilimizle ulaştırırız. Allah bunları ister kabul eder, isterse kabul etmez. Mecburiyet yoktur. İnsanın karşısına çıkan şey insanın imtihanıdır. Efendimiz bizi zaafa düşmememiz için uyarıyor: “keşke böyle yapmasaydım” demeyin. Allah bir insanın her muradını gerçekleştirmek zorunda değil. Elde etmek için uğraştığınız şeyi değil de başka şeyi verdiyse, kesinlikle o sizin için hayırlıdır. Kulun istemeden karşısına gelen şey, onun için hayırdır. Allah kuluna şer vermez. Başımıza şer geliyorsa bizden dolayıdır. Eylemi gerçekleştirirken hata yapmazsak başımıza şer gelmez.  Dört dörtlük gerçekleştirdiğimiz eylem karşımıza istemediğimiz neticeyi çıkarırsa vaki olanda muhakkak hayır vardır. O sizin için hayırdır. Diğeri hayır olsaydı gerçekleşirdi. Yusuf’un satılması, kuyuya atılması şer gözükür ama hayırdır. Allah bizim için kötülük murat etmez. Bu nedenle keşke demeyin. Bu takdiri ilahiye itirazın bir insanda belirgin hale gelmesidir. “Allah böyle takdir etmiş” deyin. Zaten o ne dilerse, o olur deyin. Bizim dilediklerimiz, onun bizim için diledikleriyle örtüşürse gerçekleşir, oysa bizim istediğimiz değil, O’nun dilediği gerçekleşir.

Keşke demek şeytani eylemlerden bir eylemdir. Şeytan ne dedi. “Sen Ademi yarattın da beni isyan ettirdin. Sen, onu yarattığın için ben şeytan oldum. Onu yaratmasaydın ben şeytan olmazdım.” İnsanın bu duruma dikkat etmesi gerekir. Böyle bir söylemi alışkanlık haline getirmemelidir.

“Kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi kişinin islamının güzelliğindendir” Lokmana sorulmuş “sen bu hale nasıl ulaştın” diye o da “emaneti eda, sözü doğru söylemek ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmek sayesinde” demiş.

Cenabı hak cümlemize dünyada da ahirette de haseneler nasib eylesin.