Yusuf Suresi 1-2

YUSUF SURESİ 1-2


 

1) Elif, Lam, Ra. Bunlar apaçık Kitab’ın ayetleridir.

2) Gerçekten biz, akıl erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

 

Yusuf suresine bir mukaddime yapmıştık. Bu mukaddimeye ek olarak söylenmesi gereken birkaç husus var: Yusuf suresi daha doğrusu Yusuf peygamber Aleyhisselatü vesselam efendimiz için bir gaybdır. İki peygamber arasında 2000 seneden fazla bir müddet var. Hz. Yusuf milattan önce 1700 tarihlerinde Mısır da yaşamış, Aleyhissalatu vesselam efendimiz ise milattan sonra 600 yıllarında yaşamıştır. Dolayısıyla Aleyhissalatu vesselam efendimizin Hz. Yusuf’un hayatını, hayatının tümünü, veçhelerini bilebilmesi mümkün değil. Bunların hepsini bilse bile Hz. Yusuf’un hayatının kendi hayatı ile örtüştüğünü veya kendi hayatını kendisine anlatan bir hayata sahip olduğunu bilebilmesi mümkün değil. Kısacası Hz. Yusuf’un Kur’anı Kerimde geçen bu tafsilatlı hayatı Hz. Yusuf, Yusuf’un kardeşleri, Yusuf’un babası, Yusuf’un başından geçen bütün serüvenler Aleyhissalatu vesselam efendimiz için gaybi bir haberdir ama aynı zamanda bu sure indikten sonraki hayatıyla ilgili bir hakikati de haber verir. Yani Aleyhissalatu vesselam efendimiz için gaybi bir hakikati anlatıyor. Derler ki: Bu sure Aleyhissalatu vesselam efendimize hicret anında vahyedilmiştir. Mekke’den ayrılmış henüz Medine’ye varmamışken arada bir yerde nazil olmuştur. Bu surenin böyle arada bir yerde acilen inmesi için bir şeyi haber vermesi gerekiyor. Yani Cenabı hak önce de haber verebilirdi sonra da haber verebilirdi. Medine’deyken de inebilirdi. Özellikle hicret anının seçilmiş olması, Aleyhissalatu vesselam efendimize Hz. Yusuf’la örtüşen bir hayatın verileceğinin de haberini de verir. Yani Aleyhissalatu vesselam efendimize şunu anlatır: Nasıl ki Yusuf istemediği halde kardeşleri onu babasının ocağından ayırdılarsa, sen istemediğin halde kardeşin sayılan Mekkeliler de seni ocağından, baba ocağından, dede ocağından, anne ocağından ayırdılar ama sen üzülme! Aynı şey Yusuf’a da söylenmişti. Sen üzülme! Aleyhissalatu vesselam efendimize de Allah sen üzülme diyor. Nasıl ki Yusuf seneler sonra annesine, babasına ve kardeşlerine kavuştuysa sen de öyle kavuşacaksın. Belki Aleyhissalatu vesselam efendimiz bu sureden kendisinin Mekke ye dönmemesi gerektiğini de çıkartmış olabilir çünkü Hz. Yusuf Mekke’ ye dönmüş değildir. Hz. Yusuf kardeşleriyle ve babasıyla Mısırda buluşmuştur. Tekrar Filistin’e dönmüş değiller, Kenan diyarına dönmüş değiller. Hz. Yusuf Mısırdadır Mısırda izzete ulaşır, saltanata ulaşır. Sonra babasını ve kardeşlerini yanına alır. Dolayısıyla bir geri dönüş söz konusu değil. Ayrıca Aleyhissalatu vesselam efendimizin bu sureden anladığı şeyler bizim anladığımız şeyler değildir. Bu surenin O’na anlattığı şey, herkese anlattığı şey değildir. Aleyhissalatu vesselam efendimiz için bu süre bir tesellidir, bir müjdeli haberdir. Yani birileri bu surede anlatılanları sadece bir hikâye olarak, salt bir serüven olarak görebilirler ama Aleyhissalatu vesselam efendimiz bu surede kendisini görmüştür. Biz Aleyhissalatu vesselam efendimizin kendisini gördüğünü bu sure nazil olduktan dokuz sene sonra Mekke’yi fethettiğinde gerçekleşen hadiseden anlıyoruz. Devesinin üzerin de fatih bir komutan olarak, bir kumandan olarak, Kâbe alanına, Kâbe’nin yanına devesiyle yürümüş ve alnı oturduğu eğerin odununa, tahtasına değecek kadar eğilmiş bir şekilde Mekkelilerin arasına, gelmiş ve orda sadece şu soruyu sormuş:‘Şimdi benim size ne yapmamı bekliyorsunuz?’Öyle ya Aleyhissalatu vesselam efendimizi öldürmek istemişler, Mekke’den zorla çıkartmışlar, Mekkeyi O’na yaşanmaz hale getirmişler, Aleyhissalatu vesselam efendimiz çareyi Mekke’den ayrılmakta bulmuş. Mekkeden ayrılmanın sevdalısı değil ki Aleyhissalatu vesselam efendimiz. En uzak yerden Mekke’ye dönüyor bakıyor;‘Ey Mekke senin halkın beni senden çıkartmasaydılar benim asla seni terk edecek durumum yoktu, asla seni terk etmezdim.’ diyor. Ömrünün elli senesini geçirdiği bir yer Mekke. Aleyhissalatu vesselam efendimiz onlara Kâbe’nin yanında durup bu soruyu sorunca onlar çok harika bir cevap veriyorlar. — Sen Kerim oğlu, Kerim oğlu, Kerimsin, yani Kerim oğlusun, senin dedelerin de Kerimdi sen Kerimsin senin baban kerim bir insanın oğluydu, oda kerimdi sende öyle bir kerimin oğlusun, yani şöyle diyorlar, senden keremden başka bir şey beklenmez. Aleyhissalatu vesselam efendimizin söylediği şey ise Hz. Yusuf’un kardeşlerine söylediği şey: لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمْ الْيَوْمَ ‘’Bugün size hiçbir kınama yok.’’ Yani sizi hiçbir şekilde bundan önce yaptıklarınızdan dolayı suçlayacak değilim, ima da bile bulunacak değilim size hiçbir kınama yok diyor. Size hiçbir kınama yok derken Hz. Yusuf hangi halde diyorsa Aleyhissalatu vesselam efendimiz de o halde söylüyor. Bu Aleyhissalatu vesselam efendimizin tam izzeti ele geçirdiğinde gösterdiği bir tevazudur. Hz. Yusuf ta tam izzeti ele geçirmiştir kardeşlerini istediği şekilde suçlayıp, cezalandırabilecek konumdadır ama Hz. Yusuf’ta لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمْ الْيَوْمَ يَغْفِرُ– Bugün size hiçbir kınama söz konusu değil demiştir. Yani kınama söz konusu değil demek, siz kınanacak şeyler yapmadınız demek değil. Kınanacak şeyler yapmış olmanıza rağmen bu gün size asla kınama olmayacak demektir. Dolayısıyla Aleyhissalatu vesselam efendimiz Hz. Yusuf’un kıssasında kendi hayatını buluyor. Bir kıssada bu şekilde kendi hayatını bulan insan tabii ki telaştan, panikten, acelecikten, korkudan da kurtulur. Aleyhissalatu vesselam efendimiz bu kıssada hatta bütün kıssalarda belki kendisini bulduğundan dolayı, bütün kıssalar kendisini anlatan kıssalara dönüştüğünden dolayı takdir-i ilahiye tam bir teslimiyet içerisindir. Dolayısıyla bu kıssa Aleyhissalatu vesselam efendimize ondan sonra hayatında gerçekleşecek olan hakikatleri gayb yoluyla haber veriyor. Yani ondan sonraki on senesini, on sene sonrasını, belki yüz sene sonrasını belki bin sene sonrasını belki bin beş yüz sene sonrasını Aleyhissalatu vesselam efendimize haber veriyor. Aleyhissalatu vesselam efendimiz de aldığı o haberle teselli oluyor yani Allah O’nu teselli ediyor. Aldırma ey Peygamberim ne yaparlarsa yapsınlar demiyor. Bir peygamberi bir peygambere anlatarak aynı zaman da o peygamber hayatıyla kendi hayatını ona haber veriyor. Bununla da teselli etmiş oluyor. Şunu da ilave edelim: Sure الر (Elif, Lam, Ra) ile başlıyor. Bunlara mukattaat harfleri diyoruz. Bunların anlamının bulunup bulunmadığı konusunda ihtilaf var. Bir kısım ulema anlamı yok, anlamsız harflerdir derken çoğunlukta olan bir kısım ulema ise anlamı vardır diyor. Anlamı vardır diyenler de kendi aralarında ikiye ayrılıyorlar: Bazıları anlamı bilinebilir derken, bazıları da anlamı vardır ama bilinemez diyorlar. Biz şimdi birinci ihtilafta anlamı bilinebilirler tarafını seçiyoruz. Bu düşüncede olanlar da bu harflere farklı anlam tekliflerin de bulunuyorlar. Mesela bazıları bunlar hangi surenin başındaysa o sureye isim olurlar diyorlar. Yani bu sure “Elif, Lam, Ra” suresidir şeklinde bir yorum getiriyorlar. Diğer bir gruba göre ise bu harfler Kur’an’ın isimleridir. Üçüncü bir gruba göre ise iki süreyi birbirinden ayırma işlevi görüyorlar yani bizim besmeleye yüklediğimiz gibi bir anlama sahip olduğunu söylüyorlar. Nasıl ki besmele bir önceki sureyle başında bulunduğu sureyi birbirinden ayırmak ve sureleri görünür kılmak, birbirlerine karışmasını engellemek üzere bulunuyorsa, aynı şekilde bunlar da, yani “Elif, Lam, Ra” “Elif, Lam, Mim” “Elif, Lam, Mim, Sad” gibi harfler de sureleri birbirinden ayırma işlevi görüyorlar. Bir dördüncü teklife göre Kur’anın icazını yani mucizeliğini ifade etmek üzere, mucizeliğine dikkat çekmek üzere kullanılmış harflerdir. Beşinci bir görüşe göre bizzat Kur’anın kendisine dikkat çekmek üzere surelerin başında kullanılan harflerdir. Bir kısmı bunlar yemindir diyor. Mesela “Elif, Lam, Ra” yemindir. Bir kısmı ise ebcet hesabıyla ilgili olduğundan hareketle bir takım olayların tarihlerine işaret ettiğini söylüyorlar. Şu şu harfe, şu şu tarihe tekabül eder türünden teklifleri de var. Ebcet hesabından hareketle, cibir hesabından hareketle bu türden görüş beyan ediyorlar. Yine diğer bir grup ilahi isimlerin yani Esma-ül Hüsna’nın, Allah’ın sıfatlarının kısaltmalarıdır diyorlar. Diyelim ki “Re” Basir isminin ‘kaf’ Rezzak isminin kısaltılmışıdır gibi. Bazıları da başka varlıkların kısaltma harfleridir şeklinde ifade ediyorlar. Başka varlıkların sembol harflerle ifade edilmiş şekli de olabilir diyorlar. Şimdi burada ben söyle bir şey söyleyeceğim; 114 tane suremiz var bizim, 114 taneden 29 tanesi bu türden mukattaat harfleriyle başlıyor. Kur’an üzerinde çalışma yapan Bazargan isminde bir alim var. Bu âlim Kur’anın nüzul sırasını belirlemeye çalışıyor çünkü bir sure “Fatiha suresi” gibi tüm olarak nazil olurken, bazı sureler de “İkra suresi” gibi iki pasaj halinde de nazil olmuştur. İlk beş ayeti önce nazil oluyor sonrakiler belki iki belki üç sene sonra nazil oluyor. “Araf suresi” belki on sene zarfında nazil oluyor, “Bakara suresi” de belki on sene zarfında tamamlanıyor. Kısacası Bazargan’ın yapmış olduğu şey Kur’an pasajlarının iniş sırasını belirlemek. Şimdi Bazargan’ın gerçekleştirdiği çalışmada gördüğümüz şey şu: Diyelim ki “Elif, Lam, Ra” tek başına nazil olmuş değil, “Elif, Lam, Ra” üç ayetle, beş ayetle, altı ayetle beraber nazil olmuş yani bir pasajla, bir grubun içerisin de nazil olmuş. İlhami Güler ve Ömer Aksoy ‘un Kur’an fihristinde Barzagan’in ortaya koyduğu iniş sırası listesi de var. Benim yapmış olduğum araştırmaya göre şöyle bir gerçek ortaya çıkıyor: Ankebut suresiyle Rum suresi hariç bütün bu harflerle birlikte inen surelerin ilk pasajlarında; yirmi birinde “kitap” kelimesi, beş tanesinde “Kur’an” kelimesi, bir tanesinde “ayat” kelimesi geçmektedir. Dikkat edin! Hepsinde yani neredeyse hepsinde kitap kelimesi geçiyor. Ayrıca bu pasajların hemen hemen hepsinde “ayat”, “tenzil”, “ünzile”, “enzelna”, “yuhyi”, “yuhyi ileyke”, “ev hayna”, “zikir’, “ma enzelna” kelimeleri ortak olarak kullanılan kelimeler. Yani hep Allah’ın indirmesiyle alakalı kelimeler geçiyor. Dolayısıyla hep dikkat çekilen husus Allah’ın indirmesi, vahyi, vahyetmesi veya indirdiği şey. Şimdi buradan benim çıkarttığım sonuç şu; Buraya bir şair mesela İsmet Özel gelse, ona bu kadar güzel şiirleri nasıl yazıyorsunuz deseniz o size ne cevap verir? Alfabe ile şu sözlükteki kelimelerle yazıyorum der, a,b,c,ç,d,e,f,g… alfabeyi sayıverir. Başka bir şey yapıyor değil ki, şiirindeki o güzelliği bizim bilmediğimiz harfleri kullanarak sağlıyor, kazanıyor değil. Diyelim ki, Picasso gelse üstat deseniz bu resimleri nasıl yapıyorsunuz? Cevap olarak size fırça, tual, boyayı gösterecek. Bir heykeltıraş gelse bu çamura, bu taşa, bu alçıya nasıl bu kadar güzel şekil veriyorsunuz deseniz size söyleyeceği şey; çamur ve elimle diyecek. Kısacası Kur’an mucize bir kelam. Allah Kur’anın icazına yani olağanüstülüğüne dikkat çekiyor. Olağanüstülüğüne Arapların ulaşamayacaklarını ifade ediyor. Hatta zaman zaman Araplara meydan okuyor. Madem bu Kur’an size göre bir beşer kelamıdır öyleyse siz de bir örnek getirin bir sure getirin, iki ayet getirin, üç ayet getirin, on ayet getirin diyor. Yani mademki bir insanın söyleyebileceği bir kelam o zaman siz de söyleyin diyor. “Elif, Lam, Ra” gibi harflerde aslında Kur’anın mucize olduğu belirtiliyor ama Kur’anın kullandığı harfler Arapların kullandıkları harflerle aynı. Yani bu bir mucize kelamdır ama bunun mucizeliği yeni harfler getirmesinden kaynaklanan bir şey değil. Yepyeni bir dil getiriyor, yepyeni harfler kullanıyor, yepyeni kelimeler ortaya çıkartıyor değil ki! Kur’an Arapların kullandığı harflerle olağanüstü bir ifade gerçekleştiriyor, olağanüstü bir nazım meydana getiriyor. Dolayısıyla “Elif, Lam, Ra” veya diğer mukattaat harfleri Araplara: ‘Sizin kullandığınız harfleri kullanarak bir mucize yaratıyoruz. Siz aynı şeyleri kullanarak bunun seviyesine ulaşabilecek durumda değilsiniz, dolayısıyla mucizeliği başka bir yerde aramayın, yani Kur’anın harikuladeliğini başka bir yerde aramanıza gerek yok, sizin kullandığınız harfleri kullanarak Kur’an kendisine ait bir harikuladeliği gerçekleştiriyor mesajını veriyor.’ Dolayısıyla özellikle de bu harflerle başlayan Mekke döneminde nazil olmuş sureler -hatta Barzagan’a göre 24 tanesi- Aleyhissalatu vesselam efendimizin peygamberliğinin 4. yılıyla 13. yılları arasında dağılmış sureler. Hatırlarsanız Kur’anın Araplara meydan okuyuşu daha çok Mekkeyle alakalı bir okuyuştu. Mekke o dönemler de edebiyatın zirvesinde yaşayan yani muallakat-ı seb’a dediğimiz şairleri çok olan, şiirin revaçta olduğu bir bölge. Dolayısıyla Kur’an o bölgenin şairlerini, edebiyatçılarını hayran bırakacak bir üslup ile nazil olmuştur. Kur’anın harikuladeliği Arapların kullanmadığı harfleri kullanarak elde edilmiş bir harikuladelik değildir. Kur’anın harfleri kullanış biçimi Arapların kullanış biçiminden farklı olduğu için mucizeye dönüşüyor. Benim çıkardığım sonuca göre bu harflerin kullanılış sebebi meydan okuyuştur. ‘Bu harfleri siz de kullanıyorsunuz biz de ama bizim kullanımımızdan çıkan üslup bu, Kur’ani uslup bu, eğer siz Kur’ani usluba beşer kelamı diyorsanız benzerini getirin. Eğer getiremiyorsanız Kur’anın mucizeliğini, olağanüstülüğünü kabullenin’ anlamına gelen bir meydan okuyuştur. Bu harflere anlam yükleyen âlimlerin söyledikleri şeylerin tümü doğru olabilir ama çıkarmış olduğum bu sonuç daha mantıklı gör ünüyor. Asıl mucize tarafı da budur. Araplar isteseler de artık bir benzerini getiremeyecekler. Kur’an onları benzerini getirmekten aciz bırakıyor. . Gelelim آيَاتُ ayat kelimesine. Ayat kelimesi ayetin çoğuludur. Ayet: Açık alamet, zahir alamet, görünen alamet demektir. Alamet: İdrak eden bir varlık o zahiri alameti gördüğünde, bizzat idrak edemediği diğer başka şeyleri onunla idrak eder. İnsan önce bir şeyi idrak edecek, görecek. İnsanın gördüğü şey alamettir, açık bir şeydir. Aynı açık alameti bir hayvanda görür ama hayvan idrak kapasitesi olan bir varlık değildir. İnsanın görmesi hayvani bir görme değildir, insanın görmesi idrak ile alakalı bir görmedir. Alameti görür, gördüğü alametten görmediği başka şeylere ulaşır. Dolayısıyla şuna dikkat edin! İdrak eden her varlığın gördüğü şey aynı zamanda o varlığı başka şeyleri görmeye sevk eden şeydir. Allah’ın insandan istediği şey bir ayeti, bir alameti gördüğünde, o sembolden hareket ederek görmediği şeylere ulaşmasıdır. Eğer bir varlığın gördüğü alamette gözü takılır da ötesine geçemezse, görmediği şeyleri o gördüğünden hareketle bulamazsa o varlık idrak yeteneğini yitirmiş bir varlıktır. Bu açıdan baktığımızda yeryüzünde ayet olmayan hiç bir şey yoktur. Her şey bir ayettir demek herkes o ayette takılıp kalsın demek değildir. Her gördüğünüz ayet görmediğiniz şeylere ulaştırmak üzere içinde kapılar ve pencereler taşır. Dolayısıyla ayetlerin o pencere ve kapılarından girmek veya oradan bakmak gerekir. Her ayet Allah’a işarettir. Her ayet Allah’ın esmasından bir isme açılan pek çok kapıyı taşır. Her ayet esmaya açılan bir penceredir aslında. Esma’dan ayeti koparıp onu salt dünyevi bir şey gibi görmeye çalışmak, dünyevileştirmek ilahi âlemden bağını koparmak bir Müslümanın yapacağı iş değildir. Dolayısıyla her çiçek bir ayettir, biz bir ayetiz, dilimiz kulağımız bir ayet. Bir ayet içinde binlerce ayet taşır. Ayet görmediğimiz şeylere bizi ulaştırması gereken bir şey. Siz sadece ayeti görüyorsunuz ama ayet bir büyüteç gibi bir mercek gibi size görmeniz gerekenleri göstermeye çalışıyor. Ayetler bulundukları yerlere Allah tarafından yerleştirilmiş şeylerdir. Allah onları oraya dünyayı süslemek için yerleştirmemiştir, onların hepsinin anlamı vardır. Ayetleri tanıyan Allah’a yol bulur. Trafik işaretlerini tanıyan nasıl bilmediği yerlerde rahat giderse aynı onun gibi bir şeydir. Bizi bilmediğimiz yollar da bu ayetler kurtarır. Güneş günün ayetidir, ay gecenin ayeti. Cami Müslümanlığın alametidir, minare caminin alameti.Allah’ın ayetleri kevni ve kelami diye isimlendirilirler. Kevni ayetler: Kainatta her şey bir ayettir, güneş, ay, yıldız, çiçek, toprak, sema. Yani her varlık kendince bir ayettir. Her varlık kendi kapasitesine göre kendisini oraya yerleştireni bize yansıtır. Kelami ayetler: Allah kevni ayetlerle yetinmez, sözüyle de insanlara ayetler gönderir. Ku’an-i ayetler dediğimiz şeylerde Allah’ın kelami ayetleridirler. O ayetlerde müminlerin marifetini arttırır. O ayetlerden de müminin bir sonuç çıkarması gerekir. Kısaca ayet; delil, mucize, kıyamet alametleri, Kur’an’ın tamamı veya pasajları anlamına gelir.Gelelim كِتَابِ kitap(kitabet) kelimesine; ketp ve kitabet ikisi de mastardır. Ketp ve kitabet aslında iki deri parçasını iple birbirine bitiştirmek demektir. Buradan hareketle birbirinden ayrı olan harfleri bir araya getirmek olarak anlamlandırılmış. Bu harfler yazıyla bir araya getiriliyor. Dolayısıyla yazıyla bir araya getirilmiş her şey aynı zamanda kitabet, ketp adını alıyor. Aslında kitap kelimesi bir mastar olmasına rağmen daha sonra, bir araya getirilen harfleri ifade eden bir kelime haline dönüşmüş. Arapçada bir mastarın bir eylemin ismi olması mübalağa içindir. Mesela biz Allah’a adil demeyiz El-Adl deriz, Allah’ın ismi Adl’dir. Yani Adalet etmenin bizzat kendisidir Allah. Adil değil Adalet etmenin bizzat kendisi. Bu isim O’na sırf mübalağa için verilmiştir. Kitap kelimesinin mastar olarak yazı yazmak anlamının dışında, yazılmış metin olarak kullanılmış olması bizzat mübalağa içindir. Dolayısıyla hakikatte kitap manaya işaret eden, manaya alamet olan nazım demek olur. Nihayetinde kitap nazımla mananın bütünü olur. Yazısı olmayan manaya da manası olmayan yazıya da kitap denmez. Harfler bir araya tesadüfen getirilirlerse onlar yazı olmazlar. Dolayısıyla biz kitap dediğimizde; nazımla birlikte manayı kastetmiş oluruz. Kur’an bir kitaptır ama Kur’an’ın sadece manası kitap değildir, Kur’an bir kitaptır ama Kur’an’ın sadece lafzı kitap değildir. Kur’an’ın kitap olması demek lafzıyla manasının birlikte olması demektir. İndirilen ilahi kelama kitap denmesinin sebebi yazılması dolayısıyladır. Okunması dolayısıyla indirilen kitaba Kur’an denir. Allah’ın indirdiği kelama okunması dolayısıyla biz Kur’an, yazılması dolayısıyla kitap deriz. Tabi kitap dediğimizde manaya alamet olan o lafzi nazıma da kitap demiş oluruz. Sadece manaya ya da sadece kitaba Kur’an denmez. Çünkü mana ne okunur ne yazılır. Okunan lafzi nazımdır, yazılansa hatti nazımdır. Okunan şey lafza dökülmüş, lafız haline gelmiş nazımdır. Yani kitap dediğimizde biz nazımla manayı birlikte düşünürüz. Ne lafız tek başına Kur’an’dır ne mana tek başına Kur’an’dır. Kur’an dediğimizde her ikisini de ifade etmiş oluruz. مُبِينِ Mübin kelimesi if’al babından ismi faildir. Ebane-yübinü-mübanü-mübin ismi faildir. Bu kelime lazimi de olabilir müteaddi de olabilir. Yani etken de ettirgen de olabilir. Lazimi olarak mübin olursa kendisi apaçık demek olur. Kendisi apaçık, kendisini açıklamaya anlatmaya kendisi yeter yani bir başkasının anlatımına ihtiyaç duymaz demek olur. Müteaddi olursa beyan edici ısrar edici, açıklayıcı demek olur. Yani Kur’an öyle bir kitaptır ki bu kitap kendisi zaten kendisini anlatır. Sadece kendini anlatmakla kalmaz her şeyi anlatır. Yani öyle ışıklar vardır ki siz sadece onun ışık olduğunu anlamakla kalmazsınız o aynı zaman da başka varlıkların anlaşılmasında da size yardımcı olur. Öyle ışıklar da vardır ki siz onun ışık olduğunu anlamazsınız öyle yoğun ışıktır ki onu göremezsiniz sadece onun aydınlattıklarını görürsünüz ve öyle ışıklar vardır ki sadece kendini aydınlatır sadece onu görürsünüz. Dolayısıyla Kur’an mübin bir kitaptır hem kendisi apaydın, apaçık herkese Allah’dan geldiğini gösteren bir kitaptır. Okunduğunda beşer kelamı olmadığı anlaşılan bir kitaptır. Kur’an Hem kendisini hem de başka ayetleri zahir hale getirir. ‘tilke ayatül kitabil mübin’ “bu mübin kitabın ayetleridir”: Elif lam ra dediğimiz bu harfler de mübin kitabın ayetleridir, parçalarıdırlar veya bundan sonra söyleyeceğimiz bütün ayetler de mübin bir kitabın ayetleridir demek olur.إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ إِنَّا “İnna” şüphesiz biz أَنزَلْنَاهُ “enzelnahu” onu indirdik yani Kur’anı indirdik. Âlimlerimiz Kur’anın bir inzalinden bir de tenzilinden söz ederler. Levh-i mahfuzdan dünya semasına indirilişini inzal -bu Ramazandan vuku bulmuştur- oradan Aleyhissalatu vesselam efendimize yirmi üç senede indirilişini de tenzil diye adlandırmışlar. Levh-i mahfuzdan dünya semasına hepsi birden iniyor, oradan Cebrail duruma göre grup grup, sure sure alıp Aleyhissalatu vesselam efendimize yirmi üç sene zarfında indiriyor. Burada inzal kelimesi kullanılıyor “biz onu indirdik”. Nasıl indirdik? enzel def’aten yani bir kerede indirdik. Bu bir kerede indiriliş Ramazan ayında indiriliştir. Tabi indirmek makam olarak yüksekten aşağıya indirmekle alakalı bir şey yani aşağı bir makamın bulunuyor olması demektir. Dolayısıyla indirme eyleminden söz edildiğinde aşağıda olduğu kabul edilen bir yerin bulunması gerekiyor. O aşağıda kabul edilen yer dünyadır. Yükseğe indirilmez ref edilir, çıkartılır. Dolayısıyla belki arzın aşağıda bir yerde olduğu melekler tarafından biliniyor. Çünkü melekler oraya vahiy taşıyacaklar ve onlar arzın kendi içinde bulundukları âlem gibi olmadığının farkındalar. Dolayısıyla buradan hareketle arzda yaşayacak varlıkların kendileri gibi temiz varlıklar olmayacaklarını çıkartıyorlar, nihayetinde melekler akıllı varlıklar, akleden varlıklar. Hatırlayın! İlk ayeti anlatırken; bir müdrik onu gördüğün de görmediği şeylere onunla ulaşacak demiştik. Yani bir ayeti gördüğünde, gördüğünden hareketle, görmediği pek çok şeyin bilgisine ulaşacak. Bir ayeti beş duyuyla idrak ediyorsunuz ama aklınızla beş duyuyla idrak ettiğiniz bu şeyden çok daha fazlasını elde ediyorsunuz yani elinizi sobaya tutuyorsunuz eliniz yanıyor bu bir idraktir, ama beş duyuyla bir idraktir. Bu idrakten bütün ateşlerin elinizi yakabileceği sonucunu çıkartabiliyorsunuz. Hatta bütün insanların ellerini uzattığı takdirde ellerinin yanacağı sonucunu çıkartıyorsunuz yani birçok şeyi bir tek idrak ile çıkartabiliyorsunuz. Bu akılla alakalı bir şey. Meleklerde saf akıldan yaratılmış varlıklar, onlar da bir takım ayetleri gördüklerinde o ayetlerden sonuç çıkartabiliyorlar. Bunun için de gelip dünyada yaşamaları gerekmiyor. Zaten dünya meleklerin yurdu değil, meleklere has bir yurt değil. Dünyada melekler bulunuyorsa onlar görevli olduklarındandır. Bu akşam gezmeğe çıkalım diyerek gelmiyorlar yani istedikleri zaman istedikleri yere gidebiliyor değiller. Allah’ın izni olmaksızın yerlerinden hareket edemiyorlar. Bu nedenle Kadir gecesi “bi izni rabbihim” Allahın izni ile yeryüzüne iniveriyorlar. Onlar inmeden de kendilerinin altında olan bir âlem olmasından hareketle arzın ne türden varlıkları kendi içinde barındıracak bir yer olduğunu çıkartabiliyorlar. Bu o kadar müşkül bir şey değil melekler için.قُرْآنًا “Kur’ane”: Bakın burada da Kur’an kelimesi geçti. Daha önce آيَاتُ الْكِتَابِ geçmişti şimdi ise Kur’an kelimesi geçiyor. Demiştik ki: ilahi kelama okunması dolayısıyla Kur’an, yazılması dolayısıyla kitap denir. Kur’an kelimesi, kelime olarak ya isimdir ya da mastardır. İki farklı görüşe göre “Kur’an” kelimesi ya hemzesizdir ya da hemzelidir. “Kur’an” dediğimizde biz ikinci görüşe meylediyoruz yani hemzelidir görüşüne meylediyoruz. “Kur’an” dersek de doğru olur çünkü hemzesiz olarak kullanılır diyenlerde var. Bu görüşte olanlar “Kur’an kelimesinin “Karae” yani birbirine yakın olmak birbirine yaklaşmış olmak kelimesinden türeyen bir kelime olduğunu ifade ediyorlar. Yaklaştırmak, birbirine katmak anlamına gelen yakınlıktan türeyen bir kelime olduğunu söylüyorlar. Hemzelidir diyenler arasında da anlamı konusunda ihtilaf var. “karae” kelimesi üç anlama eliyor. Okumak, toplamak, açıklamak. Bir grup “Kur’an” kelimesinin okumaktan türediğini, bir grup toplamaktan dolayı toplanmış bir kitap anlamına geldiğini, diğer bir kısımda açıklamaktan dolayı açıklayan, açıklayıcı bir kitap anlamına geldiğini ifade ediyorlar. Kısacası âlimler arasındaki ihtilafları toparlayacak olursak isim ve mastar olma ihtilafı, hemzeli hemzesiz olma ihtilafı, “Kur’an” kelimesinin anlamı konusundaki ihtilaf. Yani okumak, açıklamak, toplamak anlamları arasındaki ihtilaflar.عَرَبِيًّا “arabiyyen” Arapça olan bir kitap. Allahın okunması için indirdiğini söylediği bu kitap Arapça bir kitaptır. Mısırlılara indirilen ilahi kitap, Hz. Nuh’a indirilen ilahi kitap, Tevrat, İncil, Zebur Arapça bir kitap değildir ama Kur’an Arapçadır. İlahi kelam sadece Arapçayı kendisine dil olarak seçmez, en son Arapçayı kendisine dil olarak seçmiştir. Belki de Araplara hitap eden bir kitap olduğu için Arapçayı seçmiştir, Türklere hitap eden bir kitap ya da Türklerden bir peygamber olsaydı ilahi kelam Türkçe olacaktı. Arapça olması Cenab-ı Hakkın o dönemde Arapları dünyaya dinini yayması için temsilci olarak seçmesiyle alakalı bir şeydir. Ondan sonra başkaları da dinin yayılması için temsilci olmuşlardır ama başkalarının temsilci olmaları kitabın onların diline çevrilerek başka yerlere yayılması anlamına gelmez. Arapça olarak gelmiştir ve Arapça olarak da insanlara yayılmak durumundadır. Yani hangi kavme ilahi kelam iletildiyse o kavmin diliyle iletilmiştir. . Okumaktan maksat yani kitabın Arapça olmasından maksat akletmektir. Akletmek: “le alleküm te’gilun” umulur ki akledersiniz. Akletmek için illa bir metnin yazılı olması gerekmiyor, akletmek için işitmekte yeterlidir. Mülk suresi onuncu ayeti kerimede: وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ Ve şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık derler. وَقَالُوا ‘’dediler ki’’ لَوْ كُنَّا ‘’ biz olsaydık’’ نَسْمَعُ ‘’dinlemiş olsaydık’’ أَوْ نَعْقِلُ ‘’akletmiş olsaydık’’ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ ‘’cehennem eshabı içinde olmazdık.’’ Demek ki dinlemekte akletmek için çok önemlidir. Ve hatırlarsanız ben daha öncede demiştim ki aslında akletmek için dinlemek çok çok önemlidir, görmek değil okumak değil, akletmek için dinlemek gerekir. Bir insan birisini dinlerken aklıyla dinler ama okurken aklıyla okumaz, gözüyle okur. Okurken gözüyle okur, bakarken gözüyle bakar, ama dinlerken muhakkak aklıyla dinler. Dolayısıyla dinlenilenleri anlamak yani kulağın idrak ettiklerini anlamak, gözün idrak ettiklerini anlamaktan çok daha koladır. Göz bir şeyleri görür gördükleriniz üzerinde düşünmenize akletmenize gerek kalmaz ama işittiklerinizi mutlaka anlamak zorundasınız. Ve hatta “Elif, Lam, Ra” der Allah. Siz arkasından ne diyecek diye beklersiniz. Ama “Elif, Lam, Ra”yı görürsünüz şimdi ne göreceğim diye beklemezsiniz. Dolayısıyla akletmek işitmekle daha yakından alakalıdır.لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ Akıl nedir peki? Akıl, ruh ve kalbe ait bir kuvveden ibarettir. İnsan aklıyla beş duyusu dışındaki şeyleri idrak eder. Aslında akletmek demek sebeple sonuç arasında, eserle müessir arasında sebeplilik alakasını bulabilmek demektir. Bu idrak ile insan eserden müessire, müessirden esere veya bir müessirin iki eserini birbiriyle kıyaslayarak başka bilgilere ulaşıverir. Yani akıl beş duyunun bıraktığı eksikliği tamamlar. Velhasıl kelam bizim bu ayetlerden anladığımız şey, Cenab-ı Hakkın bizden talebi Kur’anın anlaşılmasıdır. Mealinin akledilmesidir, üzerinde düşünülmesidir. Arapça bilmeyenler için bu belki biraz zordur. Ama onlar içinde Kur’anın tercüme edilmesi gerekir. Tercüme sadece ve sadece akletmek içindir, yoksa Arapçanın yerine Kur’anı ikame etmek için değildir. Araplar için Kur’an tercüme edilir mi diye düşünmeyin. Araplar için yazılmış pek çok Kur’an tercümesi vardır, tefsiri değil tercümesi. Sizin Celaleyn tefsiri dediğiniz şey aslında Araplar için yazılmış Kur’an tercümesidir biz onu tefsir diye okuruz. O Arapların bilmediği kelimelerin yerine bildikleri kelimeleri koyar dolayısıyla Kur’anı anlamalarını sağlar. Onların da Kur’anı akletmesi bizim de kur’anı akletmemiz için gerekli şey tercümedir. Arapçayı akletmek için kullanamıyorsak hiç değilse tercümesini akletmek için kullanırız. Allah Kur’anı Arapça bir kitap olarak indirdiğini söylüyor ve maksadının akletmek olduğunu, insanın buradan hareketle Kur’anın lafızları üzerinde düşünmesi gerektiğini ifade buyuruyor.